|

YUSUF’UN İM(tih)ANI
“Karanlık bir mekânda, mum ışığı altında, biri tiyatro oynar gibi konuşuyordu fısıltıyla:
_ Ben Balthazar! Melcior (Melkior)-Bab1’de denilmiştir ki: Hiçbir yıldız bildirmeyecek onun doğuşunu, kutsal kitaplara geçmesin diye adı… Ve çarmıhta unutulacak o… Toprak toprağa karışacak, yaprak yaprağa ve toz toza karışacak, töz töze…”
Bu sözleri diyenle göz göze geldiğinde Meryem sıçrayarak kalktı rüyasından… O sabah uyandığında, hiç beklenmedik bir anda, her tarafın ağır kar altında kaldığını gördü. Sisli kasabadaki ağaçların, derin sessiz bir beyazlık içerisinde öldüğünü gördü.
Göz ucuyla içeridekileri yoklayıp siyah şalını omzuna alarak hızla çıktı evden… Uçsuz bucaksız karda bata çıka yürürken, koskoca bembeyaz bir sayfada, küçücük simsiyah bir nokta gibi görünüyordu. Doğuya doğru yürüyordu…
Zaman zaman ailesinden ayrılarak çekildiği o kutsal yere ulaştığında akşam çoktan çökmüştü. Şamdandaki mumları yaktı. Şalını ve başörtüsünü çıkartınca boynunun ensesine yakın bir yerinde lal pembesi bir ben gözüktü. Ocağa attığı çalı çırpıyı tutuştururken bir yandan da gördüğü rüyayı düşünüyordu.
Bir zaman sonra ısınmanın da verdiği rahatlıkla gevşeyip uyuklamaya başladığı bir anda duvarda gördüğü bir gölgeyle ürperdi ve tüyleri diken diken oldu. Hemen başörtüsüne uzandı ve kendisine çeki düzen vermeye çalıştı. Bir yandan da etrafına bakınıyor ve gölgenin sahibini görmeye çalışıyordu. Onu bu derece ürküten gölge değildi zaten, gölgenin sahibinin ortada olmamasıydı.
Sonra kavurucu çölde, buz gibi bir pınarın dupduru şırıldamasını andıran bir şey duydu. Müziği andırıyordu duyduğu ama anlamlandırıyordu.
_Korkma, dedi gölge ve sonra o gölgenin hemen önünde boylu poslu, parlak yüzlü, güzel bir genç beliriverdi. Meryem bir kere daha irkildi. Ve kekeleyerek konuşmaya çalıştı:
_Senden, o kuşatıcı bağışlama ve esirgeme sahibine sığınırım. Eğer O’nu tanıyor ve hakkıyla biliyorsan benden uzak dur, git buradan.
_Ben yalnızca bir elçiyim sana Rabbinden gelen… Sana O’ndan, arı duru bir oğlan çocuğu armağan edileceğinin müjdesini duyurmak üzere buraya yollandım sadece.
Meryem yine hayretler içerisinde kaldı. Çünkü ağzı kıpırdamadığı halde onu duyabiliyordu. Hem yine şaşırtıcı bir biçimde içerisi ılık bahar günlerinin ısısına ulaşmıştı. Bunları duyunca biraz olsun rahatlayan Meryem, yüzü kızararak yanıtladı onu:
_ Ben henüz nikâhlanmadım ve namussuz bir kadın da değilim ki benim gizli bir ilişkim olsun. Bana nikâhla hiçbir insan dokunmamışken ve Yusuf da dâhil hiçbir erkeğin eli bile değmemişken benim nasıl çocuğum olacak!
_Doğru söyledin. Ama Rabbin diyor ki: “Bu benim için kolaydır. Biz onu insanlar için katımızdan bir belirti ve aydınlatıcı bir bağış kılacağız. Ki bu önceden tarafımızdan karara bağlanmış bir şeydir ve olacaktır.”
Ey Meryem! Gebeliğin süresince de burada kal, hazırlıklarını tamamlayasın diye sana zaman verilecektir, dedi ve sonra kayboluverdi.
Meryem, sabah kasabaya dönüp olanları Yusuf’a anlattığında, Yusuf’un gözlerinden kısa bir an geçen şimşek bulutlarını fark etti. Bunun üzerine yüreğine düşen ateşle sordu Meryem:
_Yusuf! Bana inanıyorsun değil mi?
Yusuf’un cevabı Meryem’in yüreğindeki ateşi yangına çevirmeye yetmişti:
_Sana değil ama Allah’a inanıyorum ben!
Metah ÇAKKO
|