|

MUSTAFA NECATİ SEPETÇİOĞLUNU ANLAMAK
Yaşadığımız günlere o şiirsel üslubu ile yaşanmışlıkları aktaran, çağımızın Dede Korkutu diye anılan Mustafa Necati Sepetçioğlu ağabey, temmuz ayı başında hakka yürüdü. Usta romancı kaleme aldığı tarih serisi ile gönüllerde taht kurmuş, bu alanda otorite olarak kabul edilmiştir. O, tarihi roman yazarlığının en çarpıcı eserlerini tarihe mal ederek aramızdan ayrıldı. Tarihi kuru bir bilgi yığını olarak sunmadı. Kronoloji aptalların tarihidir düsturundan hareketle tarihin, o bizi olgunlaştıran ders veren yanını satırlara dökerek milletimize en güzel hizmeti sundu.
Duygu dünyamıza hitap eden, bizi tüm sıcaklığı ile sarıp sarmalayan bir üslup geliştirdi. Onun eserlerini okurken bir Türkmen ninesi yaşadıklarını anlatıyor sanırsınız:Senin Rahman bir ıslık çaldı Derviş Ağa kardaşım, sanırsın at değil de kuzu, terbiyelenmiş it enciği; uzanıverdi bre, yatıverdi. Hani neredeyse bir toynaklarını uzatmadığı kaldı.(1)
Sarı Hoca ile çadırda ders yapan Alpaslanın afacan bakışlarını görür gibi olursunuz. Alpaslan Ersagun ile Afşına çöp çektirirken heyecandan çatlarsınız. Heyecanlanırsınız çünkü şansına Bizans çıkacak olan ilelebet hayın bilinecektir. (2) Afşın, Alpaslanın ölüm acısı ile meşverette debelenirken, en onmazından acılar sarar yüreğinizi. Alpaslanın vasiyeti üzerine denize varıp; beline kadar suya giren Afşının kılıç vuruşunu Ölmez Beye anlatırken Durdu, en az Ölmez Bey kadar gönenirsiniz.
Yağmur Beyin Akça Kız ile Çakaya sahip çıkışına Mansurun inadı, kibiri karışınca Akça Kız kadar olamayışına üzülürsünüz Mansurun. Yoksun Aybüken, aşiretin merhametsiz, cimri ve düzenbaz Acem Kızına rağmen Kumral Dede konağına gitmeyişi, rahatı seçmeyişi; her şeye rağmen aşirete sahip çıkışı ne kadar da manidardır. Üç kuruş fazla kazanmak uğruna ülkeyi terk eden beyinlerimiz ne kadar da muhtaçtır Yoksun Aybükenden ders almaya.
Boğaçın hayınlığı Dalamana, Pir Cabbarın Alisine, Çeykele bulaşır sanki. İçleri çıfıt çarşısıdır bunların. Bu hasislik bu çekememezlik romanda yer alan kişilerden olan Ecevit ile Torlak ile Börklüce ile sürer gider; gider de hep iyi duygular, iyi insanlar galip gelir.
Necip Fazıl İslamın elinde kılıç neşterdir der. Maksat kesmek değildir. Gidilen yerler işgal edilmez fethedilir. Mustafa ağabey bu manayı Kumralın diliyle anlatır; Rahmanın öcünü almak isteyen Kara Mürsele : Gazanı kan için yaptıysan yazık oğul. Kötüler olacak ki iyiler bilinsin. Nefretini merhamete çevirmelisin göğsünde. (3)
Osman Beyin ağırdır yükü. Tüm umutlar onadır. Mevlana Celaleddin maverayı müjdeler, kadife bir sesle Alâeddin Camiinin merdivenlerinden Osmana: Durma Osman! Yürü
Kendi zamanına yürü oğul
(1)
Kumral ölmeden önce son dersini vermek adına bir vasiyet bırakır Osmana. Yesiden getirdiği tohum kuşağını kefeninin içine koymasını ister ondan. Söz alır:
Padişah sözü mü?
Padişah sözü! Kumral Dedeyi kefenleyen Bileyici Baba kuşağı koyma fikrini kabul etmeyerek Dursun Fakihe havale eder Osmanı. Dursun Fakih:
Ölüm anıdır Beyim
O anı bilemeyiz. O an bilen bildiğini unutur herhal
Bilemediğini bilen de olur. Osman:
Son sözün bu mu Dursun Fakih?
Son söz Beyim. Kefenden gayrısı haramdır ölüye.
Ya konacak dersem?
Sözün diriler içinse baş üstünedir. Sözün ölüler içinse
Ölüleri ehline bırakalım; ölüler senden sorulmaz Osman Beyim!
Tekkeden ayrılmadan Bileyici Baba bir mektup uzatır Osman Beye; Kumral Dededendir:
Osman Bey oğlum. Bil ki Tanrı uludur. Her meselin de bir hikmet gizlidir, eyi bakarsan gizliyi çözersin, kötü bakarsan kötülüğün kalır. Gördün ki ben, Kumral Dede diye bilinen ben, ölüp gittiğimde o kadar istediğim halde bir eski kuşağı bile alıp götüremedim. Dünya malıydı dünyada kaldı. Dünya malını vermez oğul, götüreyim diyen eli boş gider. Tanrıya emanet olasın. Bu kadarı yeter biline. (3)
Sonra asil kadınlara duyulan aşkları duyarsınız bir ince sızı misali yüreğinizde. Selcen, Virna, Akça Kız, Mal Hatun, Serencam, Aryetta, Nilüfer, Güllücük. Hele ki Alanur! Alanurun destansı sevgisi, hasreti, çabası, aşkını dokuduğu halısı(4) o kadar büyüler ki sizi kızarsınız Doğan Beye Usta Kadın ile birlikte. Soyha ne işin var senin gazalarda diyesiniz gelir.
Yıldırım Beyazıt, karındaşımdan ötesin (5)diyerek sarılınca Doğana, geçer kızgınlığınız. Sonra Yıldırım Beyazıt ile birlikte Doğanın evine konuk olursunuz. Alanurun elinden şimdiyece hiç tatmadığınız sıcacık toyga çorbasını içerken- hoş, tadını da bilmezsiniz ya- uçarsınız mutluluktan.
Sefil Alinin menzilden menzile koşuşu yaşadığımız hayatı ne kadar da israf ettiğimizi düşündürmeye başlar bize. Ya Ak Hocanın yol arkadaşı Çerçi, sadakati, hesapsız kitapsız teslim oluşu
Hacı Bayramın yanında burçak yolmaya başlaması ile siz bile unutursunuz Ak Hocayı. Güneşin altında kan ter içinde burçak yolan Hacı Bayram: Ümmetin efendisi ümmete hizmet edendir hadisini hatırlatır size hemen. Hacı Bayramın, bu kan ter içindeki dünyaya dalmışlığını beğenmeyerek Şam yolunu tutan Ak Hoca; Hacı Bayramın: Geleceksin!... Kapın burası senin, zincirin burada!(6) deyişini bir medreseli olarak duymaz. Medreselilerin Halk içinde hak ile olmak kuralından habersizliğini anlatmak ister gibidir Mustafa ağabey bu manzarayı tasvir ederken. Hacı Bayram ile birlikte bıyık altından siz de tebessüm edersiniz Ak Hocanın ilim öğrenmek için Şam yoluna koyuluşuna.
Kumral Dedenin yoldaşları Taşçı ile Dülgere arkadaş olursanız; tek kelime etmeden, dinlenmeden mekâna ve zamana mühür vurursunuz. Sonra da Niğde Kalesinin altında ki caminin taş nakışlarının yalnızlığını, bakımsızlığını ve ilgilenilmeyişin verdiği boynu büküklüğünü görünce kahredersiniz yaşadığınıza, yaşanılana, yaşatılana! Caminin önünde Taşçı belirir birden; tükürmez yüzünüze ama öyle bir bakar ki utançtan yanan yüzünüzü ancak gözyaşınız serinletir.
O, duru ve akıcı bir Türkçe ile genç nesillere ait oldukları ruh kökünü haykırdı. Müslüman Türkün taşıması gereken seciyeyi kahramanları yoluyla aktarmaya, anlatmaya çalıştı. Kendinden sonra gelen kuşaklar tarihi, şerbet misali kana kana içecekler onun dilinden. Romancı yaşayacak, duyacak ki yaşatsın ve duyursun. Gördüklerinizi anlamak için daha önce yaşamış olmalısınız. İnsan ancak yaşadığı kadarını görür, gerçek hayatında veya rüyalarında yaşadığı kadarını der Cemil Meriç. Evet o yaşadı, duydu ve duyurmaya çalıştı. Düşleri vardı onun.
Öğsesini atmadan önce sormam gerek oğul Kumralım. Yaşlılık; ben de neyi ne zaman soracağımı şaşırır oldum artık. Şimdi bu öğsesiyi ocaktan alacağız. Kapıya çıkacağız. Sen bana bakacaksın. Ben savurup atacağım. Gören gözümüz nereye düştüğünü görmeyecek. Sen gideceksin. Öğsesin nereye düşmüşse oraya yuvalanacaksın. Bulursan ne iyi, ne güzel, ne hoş; bulamazsan vay geldi başına. Ben bir kelime söylerim ancak; ondan ötesini sen bilirsin, sana ait. Duyduk mu oğul Kumralım?
İzin verirsen duyduk sayılır efendim.
Pekey bundan murat nedir? Biz yüz şu kadar yılın eskisiyiz; sen kırk şu kadar yılın
Bu öğsesi?
Bu ocağın yanar ateşidir efendim
Ocaktan murat?
Tohumdur
Ya her tohum yanar mı?
Yanmazsa can bulamaz can bulamazsa üremez. Üremezse son bulur.
Tohum bir midir?
Birdir efendim
Neden birdir?
Bin olsun diye, on bin olsun diye.
Tohum öğseği ise neden atarız?
Her tohumu bir yel uçurur; yoksa tohum otun dibine düşer; ya çürür ya ölür. Yeşerse bile cılız yeşerir.
Var uç öyleyse oğul! Kumralım! Sok elini ocağa, ver öğsesini. Mevlam ne buyurmuş elimiz nere varır
Durma!
Öğseği atılışının bir sonu sanmıştı. Bunca yıldır öğseğiler atılırdı Yesevi ocağından, bunca yıldır atılan öğseğiler ile dervişler yola düzülürdü. Kimsenin bilmediği bir saatte, Hazreti Pir ile öğseğisi atılan dervişin arasında geçen bu töreni, ne bir başkası görmüştü ne de anlamıştı
(1)
Hoca Ahmet Yesevi Rumeli topraklarını İslam yurdu, diğer bir ifade ile Türkeli yapma çabasında olan peygamber varisidir onun gözünde. Ocağında ürettiği asil tohumlarını Anadolunun dört bir köşesine saçarak biri bin etmiştir. Öğseği denilen şey bir semboldür, ideallerin sembolü. Yesi dervişlerinin bel kuşağında getirdiği tohumlar da semboldür. Doğunun hakikat ışığında pişmiş has insana ait has huyların tohumlarıdır. İnsan olmanın gerektirdiği hasletleri vahşi batı insanına aşılamanın, onun özüne hakkı ve güzelliği katmanın sembolüdür o tohumlar. Babasının, ölmesi için sur dışına attırdığı sıraca hastası Kendigelen Kız en iyi örnektir buna. Kumral Dedenin pamuk ellerinde tedavi olur sıracası Kendigelen Kızın. Sonra çok güzel düşler gördüğünü, babası gibi bin Tekfuru bir Kumrala değişemeyeceğini haykırırken kardeşi Aryettaya; aslında ruhundaki sıracanın da yok olduğunu anlatmaya çalışmaktadır.
Yesi tekkesi de bir semboldür aslında. Yunusun, Mevlananın, Hacı Bektaşın, Saltukun, Hamidin, Hacı Bayramın, Akşemseddinin ve daha onlarcasını sayabileceğimiz Horasan Erenlerinin tebliğ çabasının kaynağıdır, pınarıdır. Yüzlerce yıllık Kayser toprağını Anadoluya dönüştürerek İslamlaştırma çabasının özündeki hakikat pınarı.
Horoz Dede de bir Yesevi dervişi olmadığı halde ta oralardan Buharalardan, Semerkantlardan gelir İstanbul surlarının önüne. Sur önünde kozasını örerken Kumraldan farksızdır. Onun da derdi Osmanlı kumaşına cirmi kadar ipek sunmaktır. Bu ipek için koza örülürken ne Akşemseddinin ne de Sultan Mehmetin haberi vardır. Yesevi Tekkesi ile sembolize edilen bu ocaktan yetişen her derviş kimselere sormadan kendini vazifeli bilmiş, gittiği yere iyilik ve hizmet götürerek İslamı, onun güzelliğini anlatmaya çalışmıştır. Ne ki Horoz Dedeye rahibe bile yardım etmiştir. Ayrıca bu Horasan Erenlerinin, Alplerin o vahşi ve ölçüsüz yanlarını merhamete çeviren çabaları da destanlaştırılmıştır Rahmanın diliyle: Dedem Alpliğime su veriyor Mürsel! Dede olmasa Alpliğim pırtılmış bir içlik gibi üstümde iplik iplik dökülür. (3)Bu su verme işi tarihi bir gerçekliktir. Sarı Hoca Alpaslana, Küpeli Hafız Melikşaha, Karakurt Hafiz Kılıçaslana, Edebalı Osmana, Kumral Rahman ve Mürsele, Hacı Bayram Murata, Ak Şemseddin Mehmete, Horoz Dede yetim Hasana ( Ulubatlı ) ve daha niceleri nicelerine
İsmin ne önemi var!
Yesevi dergâhı !..
Bu adı ne zaman ansam iliklerime kadar heyecan ile dolarım. Varım, yoğum, geçmişim, geleceğim, açlığım, tokluğum, düşüm her şeyim odur bilirim. Selam olsun efendim bu dergâhı bilenlere. Ve rahmet olsun Sepetçioğluna, Yesevi dergâhını ve ona ilişkin muhteviyatı iliklerimize kadar hissettiren o büyük insana. O bu dergâhta bir aşkı buldu, bir aşkı yaşadı ve bu aşkı dillendirmek için didindi adeta. O aşk ki güzel yurdumun özünün özü. Anadolumun Anadolu oluşunun destanının mayası. Rahmet olsun o mayayı çalanlara, tutturanlara. Ve rahmet olsun bu güzelliğin tadını damağımıza sunan Mustafa ağabeyimize !..
O ki; kibir, riya, ucup, kıskançlık, tamah, vera, zühd, sadakat, tevazu, vefa, fedakârlık, gibi daha sayabileceğimiz kimi huyları romanlardaki karakterlerin her birinde nakış nakış işlemiştir. Bu anlamda düşünüldüğünde verdiği eserler de genç okuyucularının karakter şekillenmesinde bir Yesi dervişi kadar etkili olmuştur.
Bugün geldiğimiz noktada çeliğimize su verecek, yarımımızı tamamlayacak has insanlar ne kadar da az. Eğitim sistemimiz onun eserlerine hak ettiği değeri vermedi. Umarız bundan sonra eğitim camiamız onun eserlerini genç kuşakların idrakine sunmak için gerekli gayreti gösterir. Umarız bir gayret rüzgârı o tohumu ülke gençliğinin gönüllerindeki mümbit topraklara uçurur.
Kendisini rahmetle anıyorum.
1-Anahtar, 2-Kilit, 3-Çatı, 4-Bu Atlı Geçide Gider, 5-Geçitteki Ülke, 6-Ebem Kuşağı
H. Ahmet Cirit
|