|
LÂLE BAHÇESİ 
Güneşi gördüğümüz günlerde kendimizi yaşadığımız şehrin gezgini gibi hissederiz çoğumuz.
Bugün nereye gitsek?
Güneşi gören ve bu soruyu soran, bizim dışımızda milyonlarca İstanbullu olduğunu da unuturuz bir an.
Herkesin güneşi görmesinde ne sakınca olabilir, diye düşünenleriniz olmuştur sanırım. Gözünüzde birkaç tablo canlandırmaya çalışayım, belki sakıncaları kendiniz bulabilirsiniz.
Güneşi gören İstanbullular, ilkönce şunu düşünürler:
- Hava da ne güzel bugün. Tam boğaz havası. Şimdi Emirgan’da olacaksın – “Yıldız’da” dolaylı tümleciyle de kurabilirdik cümlemizi. – Çiçek açmış ağaçlar, boğazdan geçen gemiler, - aslında gemiler bulutlu havalarda da geçiyorlar, ama güneşli havalarda daha bir salına salına geçerler, değil mi - kuşlar, sincaplar…
Bazı İstanbullular ise:
- Şimdi doğru Belgrat Ormanı’na gitmeli. Etleri mangala attık mı… Mangal dedimse elektrikli canım, arabaya bağlarız. Yangın mangın diye diye ağzımızda tat kalmadı zaten. Başımıza birileri dikilip tadımızı bozmasın. Bir de küçük açarız. Hem çocuklar da top falan oynarlar. Komşuları da çağıralım. Koskoca araba boşuna gidip gelmesin.
Tabi her İstanbullunun altında koskoca servis minibüsü yok. Kimisi de ancak belediye otobüsüne binebilir:
- Hadi hanım, Saryburnu’na gidelim. Hava da çok güzel bugün. Gülhane Parkı’na da geçeriz oradan. Hem eğlence falan da vardır, bugün pazar.
İstanbulluların hepsi erkek egemen diyaloglarla konuşmazlar tabii ki. Mesela bizim evde:
- Aşkım! Hadi bugün bir şeyler yapalım. Bak, çocuk da annemde hazır.
- Ne yapalım?
- Bir yerlere gidelim.
- Nereye gidelim?
- Emirgan’a gidebiliriz.
- Çok kalabalıktır.
- Arnavutköy’e gidelim.
- Trafikten giremeyiz bile.
- Fethi Paşa Korusu’na gidelim.
- Şimdi orada tesettür defilesi vardır ki, biletleri çoktan tükenmiştir.
- O zaman… O zaman… Nereye gideceğiz biz?
- Aşkım bilmiyorum. Şu anda İstanbul’un yeşil alanları son santimetre karesine kadar dolmuştur, otoyol kenarları dâhil.
- Senin fikrin ne peki?
- Çorlulu Ali Paşa’ya gidelim. Nargile içerim ben… Kitap okur, konuşuruz.
- Ahmet, orası sanki boş mudur?
- Bakalım, dolu ise başka yer ararız.
Doğrusu bu konuşmaları uzatmak mümkün. Biz Çorluluya baktık, gerçekten de tıkış tıkıştı. İnsan kitabını bile açamaz. Sonra civarındaki birkaç seçeneği değerlendirmeye çalıştık, içimize sinmedi. Sonra kesilmeyen diyalogumuz, mekân arama konusuna geri döndü:
- Aşkım, hani buralarda bir yer vardı…
- Nasıl bir yer?
- Hani aşağıya iniliyordu, neredeydi orası? Hani Ali götürmüştü bizi oraya.
- Ha, Süleymaniye’de.
- Neydi adı oranın?
- “İkram”dı galiba. Hadi oraya gidelim. Hem ben acıktım galiba. Orada kuru fasulyeciye de gideriz.
Kuru fasulyeciye de gittik. Gittiğimize de hiç pişman olmadık. Oradan kalkınca, aradığımız çay bahçesine doğru yürüdük; Muhteşem Süleyman’ın yarattığı bir mekânının içinde olduğumuzun idrakiyle. Aradığımız yerin adı, biz gitmeyeli iki kez değişmiş. İlkönce Lâlezar diye, sonra da Lâle Bahçesi…
Burası Süleymaniye Külliyesi’nden bir parça. Asıl işlevini merak ettim, ama araştırmadım. Zeminden otuz basamak aşağı inerek ulaşıyorsunuz bahçeye. Ulaştığınızda da saklı cennete kavuştuğunuz hissine kapılıyorsunuz.
Etrafını kubbelerin çevrelediği bu bahçede müthiş bir akustik ortam var. Genel olarak enstrümana dayalı müzikler çalınıyor ve bu da ortamın ruhuna çok uygun oluyor.
Dışarıda “Lâle Bahçesi” ismini gördükten sonra içerideki lâle sayısı yetersiz geliyor gözüküyor gözüne. Hele İstanbul’da üç milyon lâle birden açmışken… Bu bahçe, yeşillikten yoksun anlamına da gelmiyor.
Biz oturduk, okuduk, konuştuk. Ayrıca ben nargile de içtim. Nargilenin olduğu yerde elma çayı ve diğer bitkisel çaylar da unutulmuyor tabii. Servis fena değildi. Ortam çok serindi. Hatta bahar mevsimine hâlâ girmeye çalıştığımızdan, soğuk olduğu bile söylenebilir. Ama birkaç hafta sonra o serinliği hepimiz çok arayabiliriz. Bulacağımız yer kimimiz için
M. Ahmet
|