''SIĞINACAK HİÇBİR ÇATIM YOK/YAĞMUR DA GÖZLERİMİN İÇİNE YAĞIYOR. . . ''
Yağmur kirpiklerime, saçlarıma, yüzüme, sırtımdaki eski paltoya da yağıyor. Az önce kapıyı vurup çıktığımda aklıma bu dizeler gelmişti. Sığındığım, dahası bir sığıntı durumuna düştüğüm o evden sessizce çıktım. Bazen çekip gitmek en iyi çözümdür. Konuşarak sorunları halledebiliriz istasyonu çok gerilerde kalmıştı ve zaten bu sözler sadece aptalların inandığı bir yargıydı artık. . . Sorun bir insanlık durumunda düğümleniyordu. Varoluşumuzla ilgiliydi çaresizliğimiz. İletişim konusunda mağara adamından daha parlak değildi aslında halimiz. Gevezeliğin, bitip tükenmeyen konuşmaların ve bunun için ortaya çıkan teknolojik gelişmenin sağladığı her türlü imkana rağmen insanlar birbirlerine ulaşamıyordu işte. Ters giden bir şeyler vardı bu konuda. Aslında bütün yaşamımızda tıkanan, işlemeyen gereksiz parçalar vardı. Birilerine bir şeylere kızabilirdik fakat mesele bu değildi. İNSAN GİTTİĞİ HER YERE HUZURSUZLUĞUNU GÖTÜRÜYOR, ORAYI DA İÇİNDEN ÇIKILMAZ SORUNLARIN BATAKLIĞI HALİNE GETİRİYORDU. Aslında durumumu dramatize etmek istemiyordum. Sapsarı, üşüten güz akşamı, bu şehir korkutuyor beni. Vahşi bir ormanda kaybolmuş bir çocuk kadar kırılgan hissediyorum kendimi. Her çıtırtıya, her harekete duyarlıyım. Neden basıp çıktım oradan, büyüyen sessizliklerden mi, sevgiyi solduran kuşkulardan mı, yoksa gündelik hayatın çiğ gerçekliğinin insanı her zaman yaralayan-sonunda da öldüren-saldırılarından mı. . . Hepsi ya da hiçbiri. . . Hem ne anlamı vardı az önceyi düşünmenin. Hangi sözcük, hangi şiir, hangi felsefi metin, kocaman bir sehrin ortasında yapayalnız kalmış, evi teredip giden, sakalları uzamış kırgın bir adamın iç kanamasını durdurabilirdi ki. . . Bay RİLKE o yağmurlu romantik sözleri eminim bir şöminenin başında devasa bir şatoda yazdınız. Oysa benim gibi bir solucan için durum pek iyi görünmüyordu.
İNSAN HEP BİR ADA ARAR. İÇİNDE HUZURLA SALINACAĞI, GÜNEŞLİ YOLLARINDA GEVEZELİK EDECEĞİ, ÖLÜMÜN, SOĞUK RÜZGARLARIN, YALNIZLIĞIN, BIRAKILMIŞLIĞIN DOKUNAMAYACAĞI BİR ADA. . . NE BÜYÜK YANILSAMALARLA YOLCUDUR İNSAN, KARNINI DOYURUP ISINDIĞINDA, BU ONA YETMEZ, KENDİNE DERTLER ARAR. FELSEFEYİ, SANATI, ESTETİĞİ KARNI DOYMUŞ, ISINMIŞ BU CANI SIKILAN ADAMLAR KURMUŞTUR. Yaşamın kaba gerçekliği bazı ruhlara yeterli olmaz, doğadaki hamuru alıp müziğe, şiire, sözcüğe, felsefeye dönüştürür. İyi ki de öyle olmuştur ama muzip bir adam çıkar ve şunu sorar size: Açlıktan ve soğuktan sabaha kadar ölmememi hangi cümle, hangi yüce ruhlu müzik önleyebilir. Eğer siz de en az bu beyefendi kadar iyi bir mizah duygusuna sahipseniz, ''ne güzel işte harika bir melodiyle göçüyorsunuz öbür tarafa'', dersiniz. . . İşte bunları düşünüyordum yürürken. Ben de daha bir kaç akşam önce, elimdeki kitaptan parçalar okuyup, asla benim olmayan dertlerimle uzak ufuklara bakarken gerçek yaşamdan ne kadar kopuk, sanal bir dünyada olduğumu anlıyordum.
Rüzgar çaresizliğimi anladı, daha küstah tokatlarını indiriyor. Sahile bakıyorum, karşı kıyılar seçilmiyor. Bir kaç gemi kederle geçiyor karanlık sulardan. Kendimi durağa attım. İşte, dedim, sığınacak bir çatım oldu benim de. . . Yine de gülümsedim. Kimsecikler yok. Yol yağmurda ıslak, parlıyor. Hızla geçiyor otomobiller, otobüsler. . . içlerinde gidecek yerleri olan talihli insanlar. . . Yine gülümsüyorum, bu sefer biraz daha tedirgin, epeyce hüzünlü. . . Durağın reklam panosunda bir çift: güler yüzlü yaşam dolu bir erkek ve ışıl ışıl son derece güzel bir kadın, paralarına hangi bankanın daha fazla faiz verdiğini anlatıyor. . . Benim cüzdanım bana sadece endişe veriyor, dedim. Bir kez daha okuduğum şeyler geldi aklıma: Özgürlük, varoluş, özne, iktidar , vs. . . Ne kadar uzundu halbuki kitaplarla hayat arasındaki köprü. . . Dahası belki köprü bile yoktu, ikisi çok uzak kıyılardı. . . Buradayım ve üşüyorum, param yok , nereye gideceğimi bilmiyorum. . .
Bir kaç otobüs durdu, gitti. Bir kadın: yorgundu, baktı geçti. Biriniz alıp götürün beni. . . Çığlığımı kim duyar. . Ey ölü filozoflar, ey büyük kalemler. . . diye içimden haykırıyorum, bana geceyi geçirmek için ne tavsiye edersiniz. . . Sadece yağmurun kederini duydum ve önümde duran otobüsü. Atladım. İçerisi sıcaktı ve boş. Her gün bindiğim otobüs, her kıvrımını tanıdığım sahil yolu, her ağacını, her evini ezberlediğim, artık bütün yazılarını okumaktan bıktığım iş yerlerinin vitrinleri ve deniz, bana şimdi düşmanlık dolu, yabancılık dolu gözlerle bakıyordu. ''Sen de kimsin, burada ne işin var. . . ''diye paylıyordu beni. Pencereden baktım koyu lacivert sulara, sahilde unutulmuş ıslak banklara ki daha bir kaç hafta önceki halini düşündüm buranın: Bir iki yaşlı adam oltalarını denize atmış sohbet ediyor, küçük radyolarından müzik dinliyorlar, köpeğini gezintiye çıkarmış güzel bir kadın ağı ağır yürüyüp denize bakıyor, sonra durup sigarasını yakacak, az ötede taşların üstünde okul kaçgını aşıklar şakalaşıp gülüşüyor, denizden büyük bir tanker-kiremit rengi ve gri-ağır kibirli geçiyor. . . Uzaktan boğaz vapurlarının boğuk düdükleri. . .
İşte bunlar hiç yaşanmmamış gibi. . Bunca görüntü bunca ses nereye gidiyor? Bir kumsaati kesinliğinde görüyorum uçan zamanı: Telaşla, bir yere bir şeye yetişir gibi, cisimlerin, kütlelerin, denizin, şehrin, bütün anıların, acıların, olmaların, gitmelerin, tıkanmuşlıkların, hiç bitmeyecek sanılan gündelik saadetlerin, durmanın, yürümenin, gözgöze gelmelerin, sevişmenin, , hüzünlü ya da neşeli şarkıların, gözyaşlarının, tutkunun, kör şehvetin, nefretin ve tiksintinin, bırakılmışlığın, gidenlerin, dönemeyenlerin, kalanların, kalmayı düşünmeyenlerin, rüyaların, cinnet anlarının, cinayet planlarının, trafiğin, kilitlenmenin, evi terketmenin, yağmurun, çürüyen yaprakların, acımasız rüzgarın, şimdi bunları düşünmemin, zinnimin, bütün kılcal damarlarımın ve ne olduğumu, ne olacağımı bilemememin üstünden umursamaz, bir demir katılığında GEÇEN ZAMANI. . . HER ŞEYİ BİR ANDA SAÇMALIĞA İNDİRGEYEN, SAADETİMİZE DE FELAKETİMİZE DE GÜLEN, CİDDİYE BİLE ALMAYAN, HER OLUŞUN HER BULUNUŞUN ÜSTÜNDEN UMURSAMAZ, UZAKLARIN DA ÖTESİNDE KÖR, KATI ZAMANI. . .
Onun dışına çıkmanın bir yolu yok muydu, bu simyayı bulan hiçbir insan gelmemiş miydi yeryüzüne? Ölümle mi cevabını buluyordu bu sorular. Belki de gözümüzün önünde bütün sadeliği ile bekleyip duran bir gerçek vardı da biz göremiyorduk onu. Acaba peygamberlerin, azizlerin, velilerin ve şamanların haber verdiği bilgiler bu bir türlü anlayamadığımız olgularla mı ilgiliydi. . . Bütün o kurallar, ritüeller, çile uygulamaları bize bıraktıkları gizemli simgesel metinler, zamanın dışında varolmak isteyen bir yolcu için ipucu görevindeki işaretler miydi yoksa? . . İnsan günlük yaşamın sığ sularında boğulup, yıllarını saçma sapan bir sürü işle geçirebiliyordu ve bu bana çok aptalca bir trajediden başka bir şey değilmiş gibi geliyordu. Kişiyi tüketip bitiren modern yaşam tarzı derinleşmeye, yoğunlaşmaya uygun değildi. Her şeyin üstünden anlamsızca bir geçiş söz konusuydu. Akşam saatleri yorgun kervanlar gibi geçiyor ve uykunun teselli eden avutan kucağında bütün bu şeyler unutulup gidiyordu işte. . . Hem derinleşip sabahlara dek düşünsen ne olacaktı sonra, doğruydu o söz: efsane söyleyip uykulara dalmıştı herkes, hiçbir sorunun cevabını vermeden yeraltında sonsuzluğa karışıp gömülmüşlerdi. . . Tam kaloriferin olduğu koltuğa oturmuşum, ayaklarımdan bütün bedenime gevşetici bir sıcaklık, ''şu düşündüğün şeyler sadece saçmalık, kitabi ukalalıklar, tek bir sorunun bile cevabını bulamazsın. . . ''diyen içimde çok derinlerdeki bir sesi duydum. . . ''şu varoluşumuz. . . ''dedim-yine başlamıştım işte-Aslında varolduğumuz da bir iddiadan başka bir şey değildi-tanrım ne kadar kırılgandı ve bir kelebek kadar narindi şu zavallı ömrümüz. Bir diş ağrısı bile yetiyordu işte gecemizi zehirlemeye. . . Sözler vardı, bir türlü bitmeyen sözler. . . Bazen bana öyle geliyordu ki kurduğumuz uygarlığın en büyük sorunuz dilimizdir; birbirimize ulaşamamızın gerçek sebebi de. . . Biz cümleleler kurup anlaşdığımızı sanırken acaba bir şekilde kaosu mu derinleştiriyoruz. . . Kaos. . . uygarlık. . . demek bayağı keyiflenmiş olmalıyım, iyi gelmişti otobüsün sıcacık havası. . . Saate baktım. Yağmur devam ediyor. Düşüncelerimden sıyrılıp karar verdim: Kenan'a gidecektim. Memleketten arkadaş, uzaktan akrabam Kenan. Arasıra görüşürdük, aynı üniversitede okuyorduk ama epey bir zaman geçmişti galiba birbirimizi görmeyeli. O fare deliği gibi berbat bodrum katına bir kaç kez uğramış ama gecelememiştim. Burada iti bağlasan durmaz, dediğim yer tek umudum olmuştu. Ya evde yoksa, ya başka biri geldiyse. . . Otobüsten inip yürümeye başladım. Yağmur hafiflemiş, su birikintilerine basmamak için atlaya zıplaya komik bir yürüyüş buldum. Sokaklar tenha, evi bulabilecek miyim. . . Birbirlerine yaslanmış da öyle ayakta duruyor gibi görünen apartmanların arasından dar sokaklara saptım. Yer çizgisinin altında bodrum katı, ışık yanıyor. . . Kapıdaki zil dağdağasıyla uğraşamam, ne de olsa aynı toprağın çocuğuyuz, camı tıladım. Artık çaput gibi olmuş perdeyi aralıyor, gülümsüyor tam da kim olduğumu bilmeden, kapıyı işaret ediyor, sarılıyoruz:
-Hayırdır oğlum sen bu saatte burda? . . .
İçeri şöyle bir göz atıyorum:
-Uzun hikaye. . . boşver, kimse yok mu?
-Kim olacak oğlum ben varım ya. . .
Oh diyorum, evin perişan hali umrumda bile değil. Geceyi beraber geçireceğim kirli çekyata sevgiyle bakıyorum. Kenan saçı sakalı birbirine karışmış, eee. . . der gibi bakıyor. Konuşuyoruz: Daha doğrusu o anlatıyor ben dinliyorum. Duvarda Che Guevera posterleri, heryerde sosyalist dergiler, bildiriler. . . Kenan çoktan ''devrimci''olmuş, bana da heyecanla yeni hayatına ait şeyleri anlatıyor, mülkiyet, öncü gençlik, yaşam pratiği. . . daha bir sürü ideolojisine-zindanına mı demeliyim-ait onlarca kavramın içinde geçtiği ateşli bir konuşma yapıyor. Kenan tam bir militan gibi konuşuyor. Fakültede aktifmiş, bir iki kez gözaltına alınmış-bunu söylerken gözleri ışıyor-kampüsün sorumlu lideriymiş, falan. . . Militanlardan hoşlanmam. Sıkıcı ve takıntılı tiplerdir. Bir çocukluk hastalığıdır sözkonusu olan ve buna hassas bünyeli sorunlu çocuklar yakalnır. Odaya bakıyorum: Berbat. . . Köşede eski ısıtıcı buharlarını üfleye püfleye çalışıyor. Su haznesinde azalan suya bakıyorum, Kenan durmadan konuşuyor ve ben o suda boğuluyorum. . . Ben bir çay koyayım, deyip bir kişinin ancak girebileceği mutfağa gidiyor. Gelip oturuyor karşıma. Benden bir açıklama bekliyor. Kaldığım evi terk ettiğimi basitçe geçiştirerek anlatıyorum. Hiçbir siyasi olayla ilgilenmediğimi ve zaten bunların da umrumda olmadığını söylüyorum. Sadece okulu bitirip bu lanet şehirden defolup gitmenin en büyük ve tek planım olduğunu da ekliyorum. Kenan canı sıkkın uzun bir nutuk daha atıyor. Ne ''ot''luğum lalıyor ne ''sistemin adamı''oluşum. . Karşımda izin verilse bir gecede dünyayı düzeltecek bir adam duruyor. Sesinde kesinlemeler, emredici öğreten adam, aydınlatan abi havaları, kafam yavaştan bozulmaya başlıyor. ''Bu ülkeyi, bu ezilmiş yoksul halkı kurtarmak istiyoruz, her türlü sömürünün bittiği kardeşçe bir düzen için varız. . . Sosyalizm, güneşli günler, özgürlük, aşk ve devrim. . . Kusacak gibi oluyorum. . . .
Kim bu ülkede ''kurtarmak. . . , kardeşlik. . . gibi sözcüklerle konuşsa, orada iyice derinleşmiş bir pataloji görürüm. Beni ürkütür bu. Şu berbat delikte farenin biri çıkıp bütün ormanın kurtuluşundan söz edebiliyor. . . Hem de kendi karnını bile doyurmaktan aciz bir tarla faresi. . . Anlaşıldı, onunla bir şovalye ağırlığında değil bir Moğol savaşçısı gibi konuşacağım: Ben, dedim çok duydum bu palavraları. . . Daha kendi kıçını kurtaramamış sorunlu çocuklar ülkeyi kurtaracak öyle mi. . . Bu masallara senin abilerinde kanmıştı bir zamanlar. . . Sonra ne oldu. Sokaklarda birbirlerini boğazladılar. İşte senin gibi konuştu birileri, bir gecede sosyalist olundu, bir günde devrimci kesildi, 20 yaşındaki birinin söyleyeceği hiçbir siyasi söze inanmam dostum. Kurtarmak istedikleri halk onların yüzüne tükürdü, terörist, anarşist dedi. Sanki halkın da çok umurundaydı kurtarılmak. Sağ-sol diyerek bir koca toplum hastalıklı bir ateşin içinde, yoksulluklarla boğuştu. . . Bu ucube kelimelerle hayat geçmez oğlum, onun bunun değirmenine su taşımanın ne yararı olacak sana. . . Şu derginin adına bak-elime alıp sallıyorum-: Öfke. . . öfkeymiş. Öfkeyle ne yapılır dünyada. . . Senin devrim dediğin şey yüzyılların sıçramaları, birikimleriyle, tarihsel mayalanmalardan sonra gerçekleşir ve fakat senin safça inandığın gibi de her yer güllük gülistanlık olmaz, devrimlerin sonuçları da belki yüzyıllar sonra anlaşılır. Sen de şu zır cahil mollalar gibi kendi cennetinin hayaliyle sarhoş olmuşsun. . .
Burada kestim. Kenan kinle bakıyordu yüzüme. . . Yok edilmesi gereken biriymişim gibi. . . Daha ateşli, her türlü hakaretin üstüme yağdığı bir saldırı konuşmasının içinde buldum kendimi. Kenan deliye dönmüştü.
-Palavralarını kampüse yeni gelmiş yoksul köylü çocuklarına anlat, diye kalpsizce karşılık verdim. Kenan öfkeyle kalkıp mutfağa gitti, devam ediyordu konuşması. . . ''Anlıyorum. . . anlıyorum seni Kenan. . . ''dedim içimden hüzünle. Bu delikte yaşamak için insanın bir cennet düşünün olması gerekir. .
Paltoma uzandım. Gittiğim her yeri zehirliyordum işte. . . Susup dinleseydim ne olurdu sanki. . . Her şeyi tepmiştim, iyi kötü yatacak bir yer ve sımsıcak bir bardak çay. . . Ama özgürlüğün acı tadını daha çok seviyordum. Ve o her zaman fazlasıyla bedel isterdi insandan. Kapıyı çektim. Sokak sessiz. Bir kahkaha ensemde. Ürperdim. Arkama döndüm: İstanbuldu. . .
ANKARA-2006
Bülent Gariboğlu