|

BÜYÜK CAMİ’DE SABAH NAMAZI
Fecir henüz nazlı bir canan gibi gizliyken şehrin ufkunda, bir beyaz kefenin sadeliğinde aranan bir başka şehir ayağa kalkar. Dilleri sevgilinin adıyla şekerlenen, gözü gökte kapı arayan müştak-ı maveralar; mezardakileri ısındıran, semadakileri imrendiren bir yürüyüşle sevgiliye doğru kadem vururlar. “Essalatü hayrun minennevm” fehvasınca, uykunun kalbini deşen, nöbetin ardına düşen ademlerdir şehrin sahipleri o anda. Gafletin uykuda, zulmetin uykuda, fikretin uykuda olduğu andır o an.
Bir caminin, esfiyadan kim bilir kaç yüreği ısındıran kapı gıcırtısı öyle bir titreyişle hükmünü salar ki esmer boşluğa, bütün bir cinn ü melek izdihamdan inlemektedir sanır ilk duyan. Esenliğin dalga dalga yayıldığı bir kubbe altında, bir dalganın kıyısından köşesinden tutunup da içinde eriyebilmek, dalgayla bir hülul yaşamak arzusundaki binlerce, dalganın zerrecikleri adedince cinn ü melek.
“Taşlanan şeytan”dan sığınılacak merciin azameti ve sonsuzluğu karşısında, aczin ve kimsesizliğin tadına varmak üzere olan bir sesle, ötelerin, en ötelerin ırmağından süzülüp gelen, bir menba suyu gibi yumuşak yumuşak cesede giren bir sesle, ılık ılık bir tilavet başlar sonra. “ Rabbimiz, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah’a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır..” Bu şehri güvenlik yeri kılan rabbe doğrudur artık, bakan her süzgün gözün bakışı. Dökülen her göz yaşı, o kutlu Nebi’nin –ona selam olsun- şefkat ve şefaat yüklü kucağında birikir ve cennetin altından akan ırmaklara karışır.
Ne çok talibi vardır bu ırmakların. Araya, güneşe tabi hiçbir varlığın girmediği bir muhabbetin talibidir onlar. Söz yalan olur, öz yalan olur, el de, ayak da, kalp de yalan olur bu ırmağın kıyısında, bilirler. Hakikat, bir şahmaran olur, doğrar bedenini bu bilişle. Kalbinden bir su çıkar doğranan hakikatın. İçinde billur kaseler kırık dökük, sakiler boynu bükük dolaşır dururlar. Kim sunar hakikatın özünü, ne gam. Aşk girdabında ne isme hacet olur ne cisme. Taleb kürsiye ulaşır.
Bir kamettir, kıyama duruştur, yeryüzünü ve içindekileri ayakların altına alıştır sonrası. “Hayye alel felah” ilk çağrı kadar kalbe işler. Kalbi kalbe çağırmaktır her söz. Özü öze çağırmak. Kurtuluşun ikrarıdır. Nefsinden, nefesinden, zamanın ve mekanın kahredici kafesinden kurtuluşun ikrarı.
İlk tekbirle, masivayla olan irtibatın son kırıntıları da yok olur gider. Bir başka aleme geçişin, bir başka nefesle yeniden can buluşun, bir başka batında yeniden doğuşun kitabesi kazınır mermerlere. Camlar buğulanır, nakışlardan gül suyu damlar, mihrabın sır küpü kalbine bir sır daha ilave edilir.
Her kitabın bir fatihası olur. İnsan kitabının fatihası da simadır. Simalar kendilerine seçtikleri mutlak fatihanın yüküyle, sararır, sararır, sararır. ”Kendilerine gadablandıklarının yolunu değil, delalete düşenlerin yolunu değil, müstakim bir yolu hediyye et bize..” yakarışının ağırlığını bilir de nasıl sararmaz yüzler. Nasıl geçmez arzular, bütün bir mevcudatın cazibesinden, göğüsten bir bıçak geçer gibi. Yırtarak, acıtarak, kanatarak ama tedavi ederek, acıya tütün basarak, itminan içindeki nefse giden yola bir ışık tutarak..
“Amin”ler dudaklardan mahcup ve müteessir dökülür. Bilinir ki gökteki ordular da ağız birliğiyle amin demektedir yakarışa. Sidre’de sorguya tutulmadan geçiverir makama her dua. O makam ki, şahla geda, başla ayak bir ayardır nazarında. Selim bir kalpten başka hiçbir şey rayiç bulmaz mezatta. O yüzden her amin, bir kalbin arz-ı halidir. Amin demek, amenna demektir o an, amin demek, temenna demektir.
Su nasıl akarsa tabiatın yumuşak gerdanında, ardından gelen kıraat da öyle akar gider, temizleyerek içlerdeki pürüzleri. Bir tek siyah hücre kalmaz onun geçtiği yerde. Her bir harfine binlerce mananın tav edildiği hikmet denizinden her bir faniye bir şeyler bulaşır. Kimi elifi gönder yapar, çektiği bayrağın gölgesine sığınır, kimi mızrak eder, bütün şeytanca bakış sahibi gözleri dağlamak için. Kelimeler, kalpten kalbe seker durur, aynalara düşen şualar gibi. Her bir ayet, necatın, beraatın müjdesini taşır içinde. “Ve fecirdeki okumayı..Şüphesiz fecirde okuma, şahitlidir..” Bembeyaz bir şahitliğe hangi muhakeme itiraz eder ki. Endişe kalmaz o şahitliğin ardından hiçbir mücrimde. Nasıl olsa cürmü kadar yakılacaktır içindeki siyah noktalar ve nasıl olsa ardından “vedhuli cenneti” nidası gelecektir. Ne mutlu o nidayı duyanlara..
Kalbin beraberinde başın, ayağın, belin de selamete erme sırası gelir ardından. Rüku bir yücelmedir, baş eğerek. İki boyut arasında geçişi sağlayan, birinden diğerine bir kadem mesafenin olduğu bir araftır. Bir menzildir ki, menziller arasındaki yolculuğun han odasıdır. Nerden gelip nereye gittiğinin idrak anıdır rüku. Belin bükülmesi, zamanın ve mekanın bükülmesidir. Gururun demirden cesedini, nihayetsiz kudret karşısında yağ gibi eritmenin adıdır.
Başını yere koymak değildir, ardından gelen secdenin işaret ettiği mana, baş da O’nun yer de O’nun olduktan sonra..Aczin, mercisizliğin, hamisizliğin, yardımcısızlığın nihayete erdiği, içteki özgürleşmek arzusunun perdah perdah sıkıştığı mengeneden halas bulduğu makamın adıdır secde. Bütün emirlerin elin tersiyle itilip, “sizin emir verme kudretinizi tanımıyorum, benim itaatim yalnızca sahib-i emiredir” isyanının parladığı, asıl menzile ulaşmanın tescil edildiği anın adıdır. Secdedeki baş, başların en kıdemlisidir o halde. Rabbe en yakın olunan an olmasından mütevellit, bir hamle arzusu kuşatır başı, ötelerin ötesine doğru. Prangalar sarsılır o anda, kalbi yere bağlayan. Önündeki madde bentlerini yıkarak sonsuzluğa süzülmek ister secdenin faili. Bir kuş tüyünün kendini imbatlara verişi gibi..
Selam olur hemen ardındaki makam. Dağa selam, taşa selam, Münker’e Nekir’e selam, “orda selamdan başka söz işitmeyecek” olanlara selam. Nebilere, sıddıklara, salihlere, safilere, selamdan ağırlığı giden ne varsa, selamla gıdasını temin eden ne varsa onlara selam.. Boşluğun efsunlu girdabından el çekmenin, yeniden boşalabilmek için kendini doldurmanın bir başka izharıdır selam. Ayın yarılması, denizin çekilmesi, tufanın rahmeti hep o selam isminin nefhasıyla değil mi..
Nihayet dua vakti gelir. Davet vakti gelir. İcabet vakti gelir. Eller nasırıyla, eller kusuruyla, eller cürmüyle ve eller tatminsiz iştiyakıyla, sonsuzu işaret edercesine semaya açılır. Arınmışlığı tashih içindir bu açılma. Yeniden kirlenene kadar mühlet istemenin kaçınılmazlığıdır. Aşkın dünya yüzüne nakşedilmesidir. Fecrin kabarması ve ardından ışığa muhtaç olanın layık olduğu menzile yeniden dönüşüdür. Yeniden insanlığa tenezzüldür. “Eşref-i mahlukat”lıktan “esfel-i safilin” makamsızlığına dönüştür..
Aydınlığın ilk okları batmaya başlar artık, vuslattan, halvetten muradını alamamış olan fecir aşıklarına. Söz, olanca malayaniliğiyle dolanır durur, sessiz sohbetlerin bitiminde olduğu gibi. “Bir” olan kavil, yavaş yavaş sen- ben olmaya, biz-siz olmaya başlar. Bu hengamede kurulan her cümle, tatminsizliğin, boyutlar arası uyuşmazlığın izharıdır. Sesler dünyaya aittir artık. Kapının kapanması, kalbin şehrin muhtelif yerlerine dağılıvermesidir. Bir ihtiyarın bastonundan çıkan tıkırtı, arnavut kaldırımlarında bir sonraki fecre kadar çınlayacak, sahibini arayacak sesin yankılanmasıdır…
Zuhurberk Silikhayta
|