|

bAŞKa...
“Sen ne istediğini bilmiyorsun!” diye suçluyorlardı beni hep... Zannediyorlardı ki ben iki veya daha çok şey arasında kalıyordum, o yüzden kararsız görünüyordum onlara...
Ben ne istediğimi bilmiyor değildim ki! Bir şey istemediğimi biliyordum,benim istediğim bir şey yoktu ki... O yüzden işte duyun hepiniz: Herhangi birinizin olup olmaması benim için hiç farketmiyordu.
Neden mi?
Çünkü bana hiçbir şey eklemediğiniz gibi, herşeyi de alıp götürüyordunuz benden...
Çünkü gittiğiniz zaman eksikliğinizi de hissetmiyordum hiçbirinizin, varlığınızı olduğu gibi...
Çünkü ben artık kendime bile dayanamıyordum uzun zamandır!
Siz ne istediğinizi biliyordunuz elbette:
En başta rahat, acısız, çabasız bir hayat (hayat?!)!
Sonra çevrenizde sizi seven, saygı duyan, değer veren insan(cık)lar...
Ve bu insanlar içinden bir insan olan, işten eve evden işe bir eş!!! Eş? Yani sizin aynınız, sizin aynanız.... Yani sizleşmiş bir kopyanız.
Benim hiçbir zaman yoldan geçen bir arabaya iç geçirerek baktığım olmamıştır. İnsanların ne düşündüğü benim için zerre mühim değildir. Ve kendim bile sürekli devingen bir hayata sahipken (aslında hayata sahipken demem yeterdi, hayat devingendir, durgun hayatınız hayat değildir aslında) nasıl olur da bir benzerimi oluşturmaya çalışırım?
Evet, ben ne istediğimi bilmiyordum doğru. Ama ne istemediğimi biliyordum: Hiçbir şey istemiyordum. Sizin için çok çok değerli olan, hatta hayatınızın anlamı olan şeyleri asla!!!
Bütün tütün mamüllerinin yasaklandığı ve harp malullerine yer vermenin zorunlu olduğu otobüslerin tedavülde kaldığı bir iklimde yaşam sürüyordu sürüler...
Sürü sürü sürüler, birbirini dürüler...
Sürgün edilmiş bir yüreğim var anlatamam. Tamam, dokunmayın artık dudak ucunda donmuş kanıma. Anıma yaklaşmayın ve sakın şaşmayın bu kırgınlığa.
Bilmiyor kimse, kimseler bilmiyor, siz de bilmezsiniz. Kayıpların çoğaldığı bir sonbahar gecesinde soğuk yağmurların, inadına yağmasındandır hüznüm. Kovuldum her yerden, çamurların içinde debelenen bir yaratık gibiyim. Algılayamıyorum yaşanılanları, anlayamıyorum denilenleri...
Kurgular içinde bir zamanı yükselterek büyüyordum. Mümkünlüğü anlamak zorsa da imkansız olmamalıydı benim için. Ama tek anladığım şuydu:
Tik tak, tiki taka, takat kalmadı fakat kat kat mat yatlar tokatlayıp heyhat atlattılar. Ey at! Yaktın beni: MAT!
“Bir kadının, hayatındaki erkeğe aşk dışında her konuda üstün geldiği gün, eğer bu erkek şairse, tutkusunun nasıl da hemen, tek varlığını açığa vuran sözlerle, onu başka birine dönüştürdüğünü tahmin edebilirsiniz.” diyor Louis Aragon... “Güneş batarsa batsın ama sen gitme!” demiştim... Oysa o akşam eve geldiğimde akşam olmuştu!
“Ne yapmalıyım?” diyordu şubede bir asker geçen gün, “Ne yapmalıyım, sen bilirsin abla, üniversitede okumuşsun; bilirsin!” Memur kızcağız şaşkınlıkla bakarken onun yüzüne, “Ah bir bilsen hiçbir şey yapmana gerek olmadığını... Hiçbir şey yapma, sadece yaşa!” diye geçirdim içimden...
İçimdeki aynaların bir bir kırılarak tuz-buz olduğu zamandan başlamalıydım belki de söze... Ama o zaman korkar girmezdiniz hikayeme, korkardınız birdenbire dibe vurmaktan!
Çünkü sizler “bAŞKa” bilmezsiniz.
Çünkü sizler gelmezsiniz AŞKa...
Çünkü sizler aşkı bile garantili yaşamayı seversiniz. Hatta sevemezsiniz bile,bile bile seçersiniz.
Çünkü sizler “bAŞKa” bilmezsiniz. Yine de hep “Keşke!” dersiniz hayatınız boyunca...
Metah ÇAKKO
|