Ey oruç, tut bizi! Önce kalbimizi tut. Heveslerimizin katmer katmer çoğaldığı anlarda sabır ol bize. Arzuların şahikasında tattığımız yoksunluk daha da yükselsin. Yükselsin ki, yoksunluk, yokluğa tebdil olunsun. Varlık, hiçliğin tehdidiyle nokta nokta erisin. Kabuk dağlansın yaralarda, öz sancısın. Ve taptaze, oruç oruç durulan bir kalp olsun. Yeniden bir yaşamak ağrısı sahiplenilsin içimizce. İkrime bin Ebu Cehil’in yazgısına işlensin yazgımız. Hu diyelim sonra bir kalp yarasıyla, ilahi ente maksudi...
Ey oruç, tut bizi! Gözlerimize ateş akıtılmasından tut ki, gözlerimizin ateşe akmasına kadar tut. Perdele kurulsun aynalarla cesametimiz arasına. Siyah, Mekke’nin gecelerinden, Beytullah’ın örtüsünden, Ebu Leheb’in yüreğinden daha koyu bir siyah olsun aynalarda. İçinde kaybolalım her baktığımızın. Görmeye de oruç olsun, görüp de istemeye de. Kirpiklerimizi her yokladığımızda silahlar düşsün aklımıza. İncecik siyahlara kast eden silahlar. Ümmü Mektum’un dergahına yüzler sürelim. Görmenin afetinden korunalım. Gözlerimiz, en zayıf düştüğü anda vurulan mührü soğursun. Bir tek Hu deyince titresin gözbebeğimiz. İlahi, ente maksudi..
Ey oruç, tut bizi! Kulaklarımızdan kainatın bütün sesleri gelip geçsin de hiç birinden teselli bulmayalım. Sular kaynar gibi çağırsın bizi, sular kaynar gibi böğürsün. Şarkılardan azap notaları eksilmesin. Her şey sussun sonra, her şey kendi orucunun sarhoşu olsun. İsrafil de sussun. Göklerdeki herc ü merc dinsin. Kuşlar hiç bilmemiş gibi şakımayı, sessizce süzülsün üzerimizden. Sayhalar, bir kelebek kanadının sessizliğinde kaybolsun. Biraz Ad kavmi zulalansın bu sessizlikte, biraz Sodom zelzelesi. Sesin canı çekilsin. Hal ile halleşelim de kaalden vazgeçelim. Bir tek Hu sesine açılsın kulaklarımız. İlahi, ente maksudi..
Ey oruç, tut bizi! Dilimiz söylenmemiş sözlere han olsun. Dilimizden çıkan her şey, bir daha dönmemek üzere çıksın da bir daha pişman olmayalım sözümüzden. Su kuşları tünesinler dilimize. Onların göğsünden bir hırıltı olup çıksın sözlerimiz. Cenneti ve cehennemi bir kıyl ü kal ayarında analım. Ateşi ve ırmağı da öyle. Kelimelerimiz kendi oruçlarından seçilsin gelsin. Lügatler mühürlensin, kitaplar virgülüne kadar dökülsün. Acem kasideleri kadar, Mesneviler kadar, Gülistan kadar susarak anlatsın kelimelerimiz. Hatta anlatmaktan bile vazgeçsin. Sözün menzili sırdan çizilsin. Hu diyen diller kalsın sadece. Hu.. İlahi ente maksudi..
Ey oruç, tut bizi! Ellerimizi dünyanın kalbinden çekelim artık. Parmaklarımızı şehadetten başka hiçbir şeye doğrultmayalım. Dövene elsiz olalım ki, oruç tutmuş olsun bizi. Bir tek toprağa batıralım parmağımızı. Bir de şeytanca duyguların kalbine kalbine. Musa’nın eli gibi beyazlatalım ellerimizi. Billur ırmaklar fışkırsın siyah taşlardan. Oruç suya kansın, su oruca. Silecek gözyaşları bulalım ellerimizle. Dünyanın bir ucundan diğer ucuna kadar bütün yetimlerin başını okşayalım. Duaya kalksın sonra ellerimiz, Hu diyen dualara kalksın ve elimizden gelen sadece bu olsun. İlahi, ente maksudi..
Ey oruç, tut bizi! Ayaklarımız, imkansız bir direncin talibi olsun. Yürürken dağlar değil gururlar yıkılsın. Ömer gibi olsun yürüyüşler. Sessiz ve ölüme kafa tutarcasına. Sessiz ve bastığı yere bir korkudur düşürerek. Ayaklarımızdan takat kesilsin de, yine sessiz sessiz, oruç oruç gidelim menzile doğru. “Ve sebbit akdamina” figanıyla yakalım ciğerlerimizi. Yürümek ve durmak arasından bir makam seçelim kendimize. Yürümek ona doğru, durmak ona doğru olsun. Kasıtlar, hedefler, maksatlar o olsun hep. Maksudumuz o olsun. İlahi, ente maksudi..
Ey oruç, tut bizi! Korkularımız da cesaretlerimiz de bir potada yoğrulsun. İliklerimize işleyen dünya endişeleri, tenden can çekilir gibi çekilsin yüreğimizden. Yüreklerin orucu taht kursun yüreklere. Bir reddiye filizlensin yüreklerimizde. Ebu Zerr’in isyanını kuşanalım fert fert. Korkuya red, endişeye red, canın tatlı vaadlerine red, aşka ve arazlarına red, gurura ve sürura red, müjdelere red feveranı yükselsin sessiz sessiz. Kabul ve redler terazis bir tek noktada muvazeneyi bulsun. Bir kefesinde yekpare bir red, bir kefesinde Hu merkezli bir kabul. İlahi, ente maksudi..
Ey oruç, tut bizi! Aziz Nebi’nin –ona selam olsun- “büyük cihad” diye tarif ettiği cehdin sancağını saralım bedenimize. Nefs ejderinin kafasını kesene kadar oruçlanalım. Sabır ve tahammülü Bilalce, Habbabca yaşayalım. Bir çığ gibi üstümüze üstümüze gelen tahriklere, törpülenmiş, mahrum ve mahcur edilmiş bir nefisle karşı koyalım. Evinden, eşinden, işinden, aşından geçen yüce gönüllülerin hatırasına yaslayalım “an”larımızı. Zamandan sıyrılsın zikirlerimiz. Andığımız ne varsa hepsi de zamana kalsın. Bir tek ona yönelsin zikrin masum sesleri. İlahi, ente maksudi..
Ey oruç, tutbizi! Tüm bildiklerimizi bir noktada hülasa edip, ilim ile cehl arasını bir nokta kadar kapatalım. Akıl da kendi orucuyla büksün boynunu. Bilmek bir yük olsun sorular bittiğinde. Numan bin Sabit’in diviti akılın gözünü oysun, hokkası boynuna bir Azrail halkası gibi geçsin. Ne biliyorsak yalan olsun, ne biliyorsak şayia. “Sübhaneke la ilmelena” tesbihi yapışsın dilimize. İlmin oruçluları olalım da, bildiğimizle azmayalım. Bu, bilginin şeytan silahı olduğu devranda, başımızı gözümüzü yaralayan sağanaktan kurtulalım. Bize bir tek bilgi, bize bir tek kitap kalsın. Hu isminin sırrına dair. İlahi, ente maksudi..
Ey oruç, tut bizi! Hatıralardan münşi maziyi çıkaralım aklımızdan. Bir perde çekelim aramıza maziyle. Anmanın, düşünmenin, yad etmenin orucuyla da hemdem olalım. Sabitleyelim hafızamızı, ne bir adım öne alalım oruçtan, ne bir adım sona. Yemliha’nın tortusunu, Kıtmir’in tortusunu kazıyalım içimizdeki mağaralarda. Tarih, bir şuursuzluk olarak dolansın dursun oruçsuz zihinlerde. Biz, geçmişi bir hücreye hapsedelim. Zamanın iki ucu kıvrılsın yani bir tek hücreye. İki uçtan bir ok olsun. Zamanın sahibine iştiyakla yönelsin. İlahi, ente maksudi..
Ey oruç, tut bizi! Bir bütün halinde vücudumuz, bir bütün halinde hislerimiz, bir bütün halinde tarihimiz, her şeyimiz yani, bize ait ne varsa her şeyimiz, külli bir oruçla harmanlansın. Azlığın da çokluğun da hükmü kalmasın. Açlığın da tokluğun da hükmü kalmasın. Varlığın da yokluğun da hükmü kalmasın. Ummana süzülen malum katrenin, ummanda kayboluşu gibi, her şey bir sonsuzluk denizinde kaybolsun. Kesret, vahdete dönsün. Denizler çekilsin içimizden, çatlak zeminlerde bir tek isim kazılı kalsın. Bulutlar göğümüzden çekilsin, en gerçek mavinin şahikasında bir tek isi yazılı kalsın. Meleklerin kanadında iftar edelim sonra. Meleklerin yakarışlarıyla yakaralım. İlahi, ente maksudi..
Filistin dünyanın kalp yarası. Altmış yıldır ölümle yatıp ölümle kalkan insanların diyarı. Altmış yıldır insanlığın çirkin yüzü, belhüm adal vasfı kol geziyor Filistin sokaklarında. Gündelik hayatın her ayrıntısı tüfeklerin, mitralyözlerin, tankların gölgesinde yaşanıyor. Silahların gölgesinde okula gidiyor çocuklar, oyunlarını tankların ve sert bakışlı askerlerin yanı başında oynuyorlar. Aşklar silahların gölgesinde filizleniyor, Filistinleşiyor. Ölüm sıradan bir şey oluyor yavaş yavaş. Ağlamak gibi, gülmek gibi, koşmak ve düşmek gibi sıradan bir şey. Beklenen, şaşırtmayan, sıklıkla karşılaşılan bir şey. Kendimize, yakınlarımıza, sevdiklerimize asla konduramadığımız, düşüncesinden bile ürperdiğimiz ölüm, en gerçek şekliyle, bütün bölge insanının en gerçek algısı oluyor. Vahşetin zembereği boşalmış, dehşet yap yalın haliyle, yapayalnız bırakılmış bir milletin ufkuna çöküyor. Anneler siyah giymeye mahkum, babalar çıldırmaya yazgılı. Ve çocuklar, süt kadar masum, süt kadar yumuşak kalpleriyle çocuklar, üzerlerine düşen havan toplarıyla parçalanan, süt kadar yumuşak bedenleri delik deşik edilen çocuklar, büyümeye yasaklı. Kanıyor Filistin. Takati tükeninceye kadar, bütün insanlığı boğacak bir sele dönüşünceye kadar kanayacak bu gidişle.
Bir fotoğraf karesi olarak bakıyoruz Filistinde olanlara. Bizim çocuklarımız silahların gölgesinde oynamıyor, bizim aşklarımız en asude havalarda yaşanıyor ve bizim ölümlerimiz en uzun ömürlerin sonunda bir lütuf gibi geliyor diye bakıyoruz. Elimizden el, aşımızdan aş, canımızdan can katamıyoruz Filistine. Sadece iyi çekilmiş bir filmi izler gibi izliyoruz. Filmdeki canilere ne kadar kin beslersek o kadar kinleniyoruz. Filmdeki masumlara ne kadar acınırsa o kadar acıyoruz. Dahası, düğmesine basınca televizyonun, gazete sayfalarını çevirince her şeyi bitti sayıyoruz.
Filistin dünyanın kalp yarası. İşgalin nicesine sahne olan yeryüzü ve vahşetin nicesine şahitlik eden gökler hayret içinde. Yeryüzünü fesada boğan bir azgınlığın gökleri galeyana getirmesi çok yakındır. Bir masumun ahına dayanacak gök yaratılmamıştır çünkü. Kendine acımalı en azından insan oğlu. Galeyana geldiğinde bütün keyfinin, varlığının, duygularının, hatıralarının ve ikbalinin üzerine bir karabasan gibi çöküp kalacak olan göklerin yağdıracağı azaptan dolayı kendine acımalı. Bu gün Filistinde yanan ateş, yer yüzünü bir naylon kıvamına getirip de her tarafa yayılacağından, kendine acımalı. Güneşin ağlayarak fecre indiği, ağlayarak guruba durduğu bir zamana ulaşmaktan korkmalı. Başını medet için yukarı kaldırdığında, çocuk doğup çocuk ölenlerin kanlarıyla yazılmış Filistin için ne yaptın sorgusunu görmekten korkmalı. Dava taşının altına el konulmalı. O taş ki, kundaktaki bebeklerin üzerine yıkılan binaların mayasındandır. O taş ki, tankların çelikten yüreksizliklerine korku salan sapan taşlarının mayasındandır. İşte şairin hor ve öksüz dediği davadır bu. İnsan olmanın, insan kalmanın ve insan ölmenin adıdır. Atılan her bir taşın çiçekleneceği bir ötenin yaprak yaprak, kök kök, filiz filiz göğertilmesinin adıdır. Bu dava taşının altına eller bir hışımla sokulmalıdır. Tek yürek, tek beden, hatta tek can, tek varlık şeklinde kenetlenerek sokulmalıdır eller. Taş, ağırlığını bulmalıdır. Taş, sıkmaya çalışanın elinde patlamalıdır.
Her yer Filistin olmalıdır artık. Herkes Filistinli olmalıdır. Bir inancın, bir coğrafyanın, bir ortak paydanın verdiği sorumluluktan dolayı bile değil, insan olmanın, anne olmanın, baba olmanın, çocuk olmanın gereği olarak. Kalp taşımanın, his taşımanın, can taşımanın gereği. Aidiyetler ve asabiyetler bir kenara konmalı. Dertler, tasalar, gaileler bir kenara konmalı. Isınamıyorsa yürekler bu tek olmak gereğine, kalbinden mermi yemiş bir bebeğin gözlerine bakmalı. Bieyyi zenbin kutilet fermanı, hangi günahından dolayı öldürüldüğü sorgusu ilahi bir şamar olarak yüzümüze çarpmadan olmalı her şey.
Ekmeğimiz kan kokuyor farkında değiliz. İçtiğimiz suda kan kokusu var. Masumların beyaz bedenlerinden çekilen kanı soluyoruz, nefes alırken. Ellerimiz temiz değil, ellerimiz kanla yıkanıyor. Onun için haz alamıyoruz hiçbir şeyden. Sıkışan kalplerimize hiçbir ilaç şifa vermiyor onun için. Filistinde havaya karışan figanlar gelip içimize işlediğinden çıkamıyoruz bu kasvetli havadan. Mutsuzuz, itiraf etmeli ki mutsuzuz. Arkamızı dönerek, kör bakarak, Allaha havale ederek dindiremediğimiz bu figanlar mutsuz ediyor bizi. Zeytindağına çıkıp da alçaklar diye bağıramadığımız için, Kubbe-tüs-Sahrada duaya el kaldıramadığımız için, ilk kıblegahta Ebrehenin ordularını bekler gibi bekleyemediğimiz için, sapan taşlarıyla tankları tehdit edemediğimiz, organize ve mekanize bir cellatlar ordusuna diklenemediğimiz, ölemediğimiz ama tadıyla da yaşayamadığımız için mutsuzuz..Bize mutluluk ver Allahım!..
İnsanlık korkunç bir ifsadın tasallutunda. Algılar, değerler, kıymetler yoldan çıkıyor. Her şeyden önce şuurları fesada veriyor bu hengame. Etten kemikten olan bir güruh, kurbanların etine kemiğine dayanıyor. Etten kemikten, başka ve oldukça kalabalık bir güruh, seyrediyor bu dayanmayı. Bu dayanamamayı seyrediyoruz biz de. Ne hazindir ki dayanıyoruz. İnsanlık kendi içini boşaltıyor bu şekilde. Kendi varlık sebebini unutuyor. Teknolojiler düşünen makinaları yaratmaya çalışsın dursun, koca bir insanlık düşünen makinalar topluluğu olmaya doğru yol alıyor. Kalplerin yerine kan pompalayan piller takılmış sanki. Gözlerin yaşı çekilmiş, gönüllerin derinliği sığlaştırılmış. Hayat, tüketmek ve tükenmek sürecinden başka bir anlam ifade etmez olmuş. Çünkü gözünün yaşı tükenenin artık tüketecek bir şeyi kalmamıştır. İnsanlık..Esfel-i safilin..
Çığlıkları duyuyor muyuz gönlümüzün derinliklerinde. Mükellef sofralarda otururken, boğazımıza takılan lokmalar oluyor mu. Kim bilir hangi harabenin toz yığını altında, kuru bir ekmeği dişleyen bir çocuğu, kim bilir hangi ateş altında adeta kazanında taş kaynatan bir anneyi, kimbilir hangi vicdansız askerin zevk için öldürdüğü bir babayı, kimbilir hangi hurma ağacının altında geçmiş güzel günleri anıp da için için ağlayan bir nineyi hayal edebiliyor muyuz gözlerimizi kapatıp. Uykumuz kaçıyor mu, dünyanın bir başka yerinde gece demeden gündüz demeden ölüm kusan mermilerin tehdidinde olanları düşünerek. Ağlayabiliyor muyuz.
Dünyanın bir başka yerinde ama dünyanın içinde, yurtları yurdumuz, canları anımız, aşkları aşkımız olan insanların yaşadığını düşünüyor muyuz. Ne yapıyoruz kalbe itminan vermek için. Bir dua ediyor muyuz, dilden kalbe düşürerek kelimeleri. Bir şiir yazıyor muyuz. Bir ebabille selam gönderiyor muyuz darda olanlara. Selam sizinle olsun, sabır bizimle diyor muyuz. Asıl sabreden biziz diyor muyuz. Kardeşim, sana cenneti getiriyor bu mermiler diyerek teselli veriyor muyuz. Kardeşim, sana cenneti getiriyor bu mermiler..
Fecir henüz nazlı bir canan gibi gizliyken şehrin ufkunda, bir beyaz kefenin sadeliğinde aranan bir başka şehir ayağa kalkar. Dilleri sevgilinin adıyla şekerlenen, gözü gökte kapı arayan müştak-ı maveralar; mezardakileri ısındıran, semadakileri imrendiren bir yürüyüşle sevgiliye doğru kadem vururlar. “Essalatü hayrun minennevm” fehvasınca, uykunun kalbini deşen, nöbetin ardına düşen ademlerdir şehrin sahipleri o anda. Gafletin uykuda, zulmetin uykuda, fikretin uykuda olduğu andır o an.
Bir caminin, esfiyadan kim bilir kaç yüreği ısındıran kapı gıcırtısı öyle bir titreyişle hükmünü salar ki esmer boşluğa, bütün bir cinn ü melek izdihamdan inlemektedir sanır ilk duyan. Esenliğin dalga dalga yayıldığı bir kubbe altında, bir dalganın kıyısından köşesinden tutunup da içinde eriyebilmek, dalgayla bir hülul yaşamak arzusundaki binlerce, dalganın zerrecikleri adedince cinn ü melek.
“Taşlanan şeytan”dan sığınılacak merciin azameti ve sonsuzluğu karşısında, aczin ve kimsesizliğin tadına varmak üzere olan bir sesle, ötelerin, en ötelerin ırmağından süzülüp gelen, bir menba suyu gibi yumuşak yumuşak cesede giren bir sesle, ılık ılık bir tilavet başlar sonra. “ Rabbimiz, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah’a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır..” Bu şehri güvenlik yeri kılan rabbe doğrudur artık, bakan her süzgün gözün bakışı. Dökülen her göz yaşı, o kutlu Nebi’nin –ona selam olsun- şefkat ve şefaat yüklü kucağında birikir ve cennetin altından akan ırmaklara karışır.
Ne çok talibi vardır bu ırmakların. Araya, güneşe tabi hiçbir varlığın girmediği bir muhabbetin talibidir onlar. Söz yalan olur, öz yalan olur, el de, ayak da, kalp de yalan olur bu ırmağın kıyısında, bilirler. Hakikat, bir şahmaran olur, doğrar bedenini bu bilişle. Kalbinden bir su çıkar doğranan hakikatın. İçinde billur kaseler kırık dökük, sakiler boynu bükük dolaşır dururlar. Kim sunar hakikatın özünü, ne gam. Aşk girdabında ne isme hacet olur ne cisme. Taleb kürsiye ulaşır.
Bir kamettir, kıyama duruştur, yeryüzünü ve içindekileri ayakların altına alıştır sonrası. “Hayye alel felah” ilk çağrı kadar kalbe işler. Kalbi kalbe çağırmaktır her söz. Özü öze çağırmak. Kurtuluşun ikrarıdır. Nefsinden, nefesinden, zamanın ve mekanın kahredici kafesinden kurtuluşun ikrarı.
İlk tekbirle, masivayla olan irtibatın son kırıntıları da yok olur gider. Bir başka aleme geçişin, bir başka nefesle yeniden can buluşun, bir başka batında yeniden doğuşun kitabesi kazınır mermerlere. Camlar buğulanır, nakışlardan gül suyu damlar, mihrabın sır küpü kalbine bir sır daha ilave edilir.
Her kitabın bir fatihası olur. İnsan kitabının fatihası da simadır. Simalar kendilerine seçtikleri mutlak fatihanın yüküyle, sararır, sararır, sararır. ”Kendilerine gadablandıklarının yolunu değil, delalete düşenlerin yolunu değil, müstakim bir yolu hediyye et bize..” yakarışının ağırlığını bilir de nasıl sararmaz yüzler. Nasıl geçmez arzular, bütün bir mevcudatın cazibesinden, göğüsten bir bıçak geçer gibi. Yırtarak, acıtarak, kanatarak ama tedavi ederek, acıya tütün basarak, itminan içindeki nefse giden yola bir ışık tutarak..
“Amin”ler dudaklardan mahcup ve müteessir dökülür. Bilinir ki gökteki ordular da ağız birliğiyle amin demektedir yakarışa. Sidre’de sorguya tutulmadan geçiverir makama her dua. O makam ki, şahla geda, başla ayak bir ayardır nazarında. Selim bir kalpten başka hiçbir şey rayiç bulmaz mezatta. O yüzden her amin, bir kalbin arz-ı halidir. Amin demek, amenna demektir o an, amin demek, temenna demektir.
Su nasıl akarsa tabiatın yumuşak gerdanında, ardından gelen kıraat da öyle akar gider, temizleyerek içlerdeki pürüzleri. Bir tek siyah hücre kalmaz onun geçtiği yerde. Her bir harfine binlerce mananın tav edildiği hikmet denizinden her bir faniye bir şeyler bulaşır. Kimi elifi gönder yapar, çektiği bayrağın gölgesine sığınır, kimi mızrak eder, bütün şeytanca bakış sahibi gözleri dağlamak için. Kelimeler, kalpten kalbe seker durur, aynalara düşen şualar gibi. Her bir ayet, necatın, beraatın müjdesini taşır içinde. “Ve fecirdeki okumayı..Şüphesiz fecirde okuma, şahitlidir..” Bembeyaz bir şahitliğe hangi muhakeme itiraz eder ki. Endişe kalmaz o şahitliğin ardından hiçbir mücrimde. Nasıl olsa cürmü kadar yakılacaktır içindeki siyah noktalar ve nasıl olsa ardından “vedhuli cenneti” nidası gelecektir. Ne mutlu o nidayı duyanlara..
Kalbin beraberinde başın, ayağın, belin de selamete erme sırası gelir ardından. Rüku bir yücelmedir, baş eğerek. İki boyut arasında geçişi sağlayan, birinden diğerine bir kadem mesafenin olduğu bir araftır. Bir menzildir ki, menziller arasındaki yolculuğun han odasıdır. Nerden gelip nereye gittiğinin idrak anıdır rüku. Belin bükülmesi, zamanın ve mekanın bükülmesidir. Gururun demirden cesedini, nihayetsiz kudret karşısında yağ gibi eritmenin adıdır.
Başını yere koymak değildir, ardından gelen secdeninişaret ettiği mana, baş da O’nun yer de O’nun olduktan sonra..Aczin, mercisizliğin, hamisizliğin, yardımcısızlığın nihayete erdiği, içteki özgürleşmek arzusunun perdah perdah sıkıştığı mengeneden halas bulduğu makamın adıdır secde. Bütün emirlerin elin tersiyle itilip, “sizin emir verme kudretinizi tanımıyorum, benim itaatim yalnızca sahib-i emiredir” isyanının parladığı, asıl menzile ulaşmanın tescil edildiği anın adıdır. Secdedeki baş, başların en kıdemlisidir o halde. Rabbe en yakın olunan an olmasından mütevellit, bir hamle arzusu kuşatır başı, ötelerin ötesine doğru. Prangalar sarsılır o anda, kalbi yere bağlayan. Önündeki madde bentlerini yıkarak sonsuzluğa süzülmek ister secdenin faili. Bir kuş tüyünün kendini imbatlara verişi gibi..
Selam olur hemen ardındaki makam. Dağa selam, taşa selam, Münker’e Nekir’e selam, “orda selamdan başka söz işitmeyecek” olanlara selam. Nebilere, sıddıklara, salihlere, safilere, selamdan ağırlığı giden ne varsa, selamla gıdasını temin eden ne varsa onlara selam.. Boşluğun efsunlu girdabından el çekmenin, yeniden boşalabilmek için kendini doldurmanın bir başka izharıdır selam. Ayın yarılması, denizin çekilmesi, tufanın rahmeti hep o selam isminin nefhasıyla değil mi..
Nihayet dua vakti gelir. Davet vakti gelir. İcabet vakti gelir. Eller nasırıyla, eller kusuruyla, eller cürmüyle ve eller tatminsiz iştiyakıyla, sonsuzu işaret edercesine semaya açılır. Arınmışlığı tashih içindir bu açılma. Yeniden kirlenene kadar mühlet istemenin kaçınılmazlığıdır. Aşkın dünya yüzüne nakşedilmesidir. Fecrin kabarması ve ardından ışığa muhtaç olanın layık olduğu menzile yeniden dönüşüdür. Yeniden insanlığa tenezzüldür. “Eşref-i mahlukat”lıktan “esfel-i safilin” makamsızlığına dönüştür..
Aydınlığın ilk okları batmaya başlar artık, vuslattan, halvetten muradını alamamış olan fecir aşıklarına. Söz, olanca malayaniliğiyle dolanır durur, sessiz sohbetlerin bitiminde olduğu gibi. “Bir” olan kavil, yavaş yavaş sen- ben olmaya, biz-siz olmaya başlar. Bu hengamede kurulan her cümle, tatminsizliğin, boyutlar arası uyuşmazlığın izharıdır. Sesler dünyaya aittir artık. Kapının kapanması, kalbin şehrin muhtelif yerlerine dağılıvermesidir. Bir ihtiyarın bastonundan çıkan tıkırtı, arnavut kaldırımlarında bir sonraki fecre kadar çınlayacak, sahibini arayacak sesin yankılanmasıdır…
Kalbim ah..Esmere sürgün kapıların köpeği. Başa çıktığım tüm çakalların yeniden, bir daha ve bir kat daha hırsla, tüm unutmalarının kuvvetiyle üstüme salındığı zemherilerin çıplak bedenlisi.Kanı donmuşu, canı çekilmişi. Apartman boşluklarının ağır havasına dut kurusu katan kalbim ah.. Kendi gücünün yılkısı. İmza bilmeyen kalbim ah.. Dili ebkem, eli kötürüm, gülü yangın tadan hikayelerin zabtında fütur bekçiliği yapan borçlu. Hissiyatına konan haczin habersizi. Hilesi sütbeyazı, beyazı kara defterlerde küf tutmaya terkedilmişi. Ah rengi şuruba çalan kalbim.Dört yanı et ve ekmek. Zinciri şeytan düğümü kalbim ah. Ötelere mahpus olan zanlı. Cellatlar elinde bayrak gibi sallanan hırsın hülasası. Çürümüş Zaloğlu, çürümüş Cemşid. Elma soyan parmakların intihar habercisi. Heyulalar şehrine üflenen muavezeteynle vurulmuş münkir. Ateşle emzirilen neyse o. Toprağın özlediği. Susan ve kabuk bağlayan kalbim ah. Çıldırması yasaklanmış muzdariplerin akıl hocası. Aklı evrilmişlere sunulan nöbet. Tarçın tadı gümüşlenen sanrıların. Şevki cebinde şıngırdayan heveskar. Boncuk boncuk ter döken bedenlere devasa ayna. Dev aynasındaki korkunç yusufçuk kalbim. Çaldılar şifrelerini. Beton mahfazalarda yiten kalbim ah. Harcı zencefil bilmemiş bina. Bir günahkar tepenin gölgesine saplamışlar seni. Biraz Yemliha gezer odalarında biraz Azrail. Kuş desen aç bir doğana düşer okun, gül desen toprağa. Ah kalbim benim. Biraz mar, çokça tarumar..