METAH_CAKKO - "aşıkların bAŞKadır yOLu..." - Blogcu



"aşıkların bAŞKadır yOLu..."

3/4/2007 - yok olan bir tarihti!

Kategori: METAH_CAKKO

YOK OLAN BİR TARİHTİ!

 

            Üniversite sınavını, sınava girdiğim ilk yıl kazanamamıştım. 1993 yılı yaz tatiliydi. Ailem “moralim yerine gelir, değişiklik olur” diye hemşire olan ablamın yanına; onun görev yaptığı Pul Köyü’ne gitme isteğimi kabul etmişti. Bu köyü ve insanlarını ilk defa o zaman yaklaşık altı ay kadar tanıma fırsatı bulmuştum.

            Yıllar sonra, uzun bir yolculuktan sonra işte yeniden Elazığ’ın Ağın ilçesindeyim. Köye ulaşmak için minibüsün hareket saatini bekliyorum. “Her şey ne de çabuk ve geriye dönüşsüz değişiyor.” diyorum içimden…

 

Resim-1                                                                     Resim-2

 

            Köye ulaştık, köyün girişindeki çınar ağacının altındaki çeşme başı köyün meydanı… (Resim-1) Köye araçlarla giriş ve çıkış buradan olur. Aynı zamanda uzun ayrılıkların ve kavuşmaların başlangıç noktası, bir nevi hasretlikle muhabbettin kesiştiği noktadır çınarın dibi.

Çınarın dibi, köyde yaşayan insanların gece geç saatlere kadar muhabbet ettikleri yer olup bir nevi köyün kürsüsüdür. Köy için alınacak kararlar çınarın dibinde alınıp köylüye duyurulması dolayısıyla şaka yollu “Hükümet Meydanı” olarak adlandırılır.

 Çınar aynı zamanda köy halkı için Türk soyunun ululuğunu, ömrünü temsil eder. Bu manada bu yaşlı çınar, köyün tarihini simgelemektedir. Bu yönü ile köyün çınarı dedelerinin onlara bıraktığı, korunması ve bakılması gereken ata yadigârı olarak görülmektedir. (Resim-2)

Köyün tüm erkeklerinin (7–8 kişi) bu saatte orada toplandığını biliyorum. Köy o kadar terkedilmişti ki 1993’te bile yaklaşık 10 hane vardı. Bir zamanların “merkez”i olan bu köy 1900’lü yılların başlarındaki ihtişamını yitirerek artık zamana iyice yenik düşmüş gibi…(Resim-3 ve Resim-4)

Herkesin birbirini tanıdığı köy halkı, ilgi ve merakla bakıyorlar bana çınar altındaki sohbetlerine devam ederek. Selam verip kendimi tanıtıyorum. Hepsi hatırlamıyor elbette… Tanıyanlar hal-hatır ediyor. Hemen evlere çocuklar yollanıyor ikram için; tabakalar çıkarılıyor, tütünler sarılıyor. Koyu bir muhabbete kuşanıyorlar sanki yılların acısını çıkarmak istercesine…

Köyün tarihçesinden başlıyoruz. Türkiye de yapılan ilk nüfus sayımında köyün nüfusu 540 kişi, hane olarak da 80 hane: Komşu köylere nazaran “büyük köy” konumun da yani. Köy halkı da diğer köylere nazaran daha muhafazakâr olduklarından ve dini ilmilere daha fazla ilgi
gösterdiklerinden bu alanda adlarını duyurmuşlar. Hatta köyün eski camiinin kütüphanesi, el yazmaları açısından yörenin tartışmasız birincisiymiş.

Pul Köyü  arazisinin sınırları dâhilinde biri “Kızıl Tarlalar” da  olmak üzere üç adet kilise harabesinin olduğunu, bu sebeple de çok çok eskilerden beri bu çevrede en büyük yerleşim yerinin burada olduğunun anlaşıldığını söylüyorlar.

Pul Köyü’nün ilk sakinlerinin ve köyü kuranların Türk ve Müslüman olduğunu, bu yüzden köy isimleri yeniden düzenlenirken köylerinin isminin değişmediğini söylüyorlar.

“Neler değişti peki?” diye soruyorum. Anlatıyorlar:

 Köyün girişinde bulunan ve köyün sembolü sayılan çınar ağacının gövde kısmından içinin boşaldığını, çocukların dallara çıkarken bu boşluğun içinden geçtiğini ve bu sebeple oluşan oyuğun daha sonraki yıllarda kapatıldığını söylüyorlar.

Hidayet hocanın oğlu Recep Özer’den, rahmetli babasıyla ilgili bir anıyı anlatmalarını istiyorlar hafif gülümseyerek.

__Çınarın dibinde, saatlerce gün döndüren (ayçiçeği)  gibi güneşe göre kendini yönlendirdiği vakitlerde babam herhalde 80 yaşlarındadır. Çünkü ben doğduğum da 67 yaşında imiş rahmetli. (Gülüşmeler.) Çemişkezek, Arapkir, Divriği ve Ağın’ın çeşitli köylerinde 20 yıl hocalık yapmış en son Divriği ilçesinin Dejdekar köyünde iki yıldır resmi hocalık yaparken annemin onun yanına gitmemesine içerlemiş ve istifa ederek köye gelmiş, çınarın dibine yerleşmiş. Geliş o geliş... (Gülüşmeler.)

1970 yılları Ramazan ayı… Çınarın yanında Ekrem emmi(amca) alçak damda (çınarın yanındaki evden bahsediyor) sesiz, içinden Kuran okuyor. Alçak damın dibin de, hezanların üstünde (hezan: kesilmiş, kalın, uzun kavak ağacı) on, on bir kişi oturmuş huşu içinde Hidayet hocanın dini sohbetini dinliyor. Hidayet hoca yüksek sesle kelimeleri iyi vurgulayarak vaazına kendini kaptırmışken Ekrem emmi alçak damda Kuran okumasını bitirmiş,
damın kenarına gelmiş, aşağıda oturanları kuşbakışı dinlerken hocanın nefes almasını fırsat bilerek aşağıdaki cemaate şöyle seslenmiş: “Annam sizlerin işi gücü yok mu oturmuş bu herifi dinnisiz gağın işize gücüze bakın! Annam evde garız belki sizi bekli! Yav bırakmadız ki
şurada mübarek günü bi Kuran okuyam…”

Orada oturanlar bir anda sessizliğe büründüler. Herkes tabii ki hazır cevap Hidayet hocanın ne söyleyeceğini merak etti. Hocanın buna cevap vermesi artık farz diye düşündüler. Hidayet hoca oturduğu yerden kalktı, su harkını karşıya geçti, çınarın gövdesine yanaştı. Yüzünü de damda ayak da duran Ekrem emmiye döndü orada oturanların duyacağı şekilde ve hafif de bıyık altından gülerek şöyle seslendi:

__Geçenlerde Çimen köyünden Kayınpederden geliyorum. “Sarat Başı”ndan aşağı, köye gelirken köyümüzün çok sevilen köpeği Karakuş köyden kaçarcasına “Sarat Başı”na doğru koşuyordu. Yanımdan geçerken baktım Karakuşun morali çok bozuk: “La Karakuş n’oldu? Akşamın bu saatin de nereye gidisin?” dedim. Benim sesime Karakuş gıçını yere koydu bir derin nefes aldı, bir de döndü köye baktı sonra: “Hoca bana darılmayın ama ben bugünden itibaren köyü artık terk edim!” “La Karakuş! Hayrola, ne oldu?” “Valla kusura bakmayın hoca! Sizin köyde Ekrem varken bana yer yook…”

 

Resim-3                                                         Resim-4

 

Biz gülüşürken çaylar geliyor. Bu sırada Yalçın Seyhun da meydandaki çınarın içinin boşalmasına benzer, köyde nelerin değiştiğine dair önemli sözler söylüyor:

__Yıl 1963. Türkiye tarım ülkesi; köyde her evde inek, keçi, koyun var ama biz okulda süt tozundan yapılan sütü içiyoruz. Daha doğrusu içmek zorunda kalıyoruz. Belki de o yüzden bizim neslin süt içmeye karşı soğukluğu var. O yıllar Amerika bize yardım (!) ediyor: Marshall yardımı… Yağ veriyor okullara; tereyağı yiyen bir topluma, margarin yemeyi öğretiyorlar, zorla…

 Bir keresinde giyim yardımı da yapmışlardı. Şansıma  şort mu desem don mu desem öyle bir şey düşmüştü. Pamuklu veya penye türünden… Değil giymek içinde benim gibi birkaç kişi saklambaç oynardı. (Gülüşüyoruz.) Kocaman bir şort ve büyük bir ihtimalle de yeni değil. Amcama (Saim hoca -bu köyde hoca çok, başta belirtmiştik-) götürdüm. “Gâvurların donunu mu giyecem!” deyip attı. Hoş giyemeyeceği kadar büyüktü ya…

Çaylarımızı bitirip bir zamanlar o çevrenin el yazması eserlerini içeren en kapsamlı kütüphanesinin bulunduğu eski camiye doğru yürüyoruz. Köy içindeki -çınar dibi gibi- kimi mekânların, köyde belirli süre yaşayan herkesin kafasında, gönlünde bir taraftan ayrı duygular yaşatacağı gibi, öbür yandan da duygu ortaklığı oluşturabileceği aşikâr.

28 Temmuzda (2006) açılışı yapılacak olan yenilenmiş caminin önüne gelirken anlatıyorlar: Köy, ilk kurulduğunda yedi ev olarak kurulmuş. Kuruluşta ilk gelenler Kayışgiller ve Sofugiller olarak bilinir. Cami ve havuz çeşmesinin  bulunduğu kısım köyümüzün kuruluş çekirdeğinin atıldığı kısımdır. Tarihi camimiz de buraya ayrı mana ve değer katar. Camii önü köye her gideni sıcak karşılar insanı tarihi muhabbet ve hasretle sarar. (Resim-5)

Değişen şeylerden biri de caminin yanındaki “Havuz”… Eskiden kemerli taş bir yapı iken, devletten alınan çimento yardımı değerlendirilsin(!) diye o güzelim kemerli çeşme yıkılmış ve yerine hiçbir şeye benzemeyen şimdiki çeşme yapılmıştır. (Resim-6) “Allahtan kitabesini atmamışlar” diyorlar.

 

Resim-5                                                         Resim-6

 

Eskiden un, bulgur gibi yiyeceklerin “petek” de saklandığını; peteğin yukarı doğru genişleyen büyük sepet şeklinde örülerek “çarpun” denen beyaz toprakla sıvandığını; peteğin yukarı doğru genişlemesinin fare, yılan gibi zararlıların oraya girmesini önlediğini ama artık bunun da değiştiğini söylediler. Aradan, “En son Zeynel emmi yapıyordu” sesleri yükseliyor. Caminin yanındaki sekilere oturuyoruz. “Zeynel emmi, zamanının büyük tüccarı… Un, kepek, gübre ne ararsan onda... Ayrıca köyün en duygusal insanlarından biri… Gurbetten gelen birini gördü mü,  sarılır başlardı ağlamaya… Zeynep bacının gözleri kapandıktan sonra  evin bütün yükü ona kalmıştı” diyor Recep Özer babası Hidayet hocanın arkadaşı Zeynel amcadan için…

Tam bu sırada 1993 yılında Zeynel amca, Mahmut amca ve şu an hatırlayamadığım birkaç kişinin daha bana; buradaki Osmanlı harfli kitapları eşeklerin üzerinde küfelerle taşıyarak mağaralara sakladıklarını, bunun sebebinin de eski harfli olan kitapların yöneticiler tarafından toplanarak imha edilmesi olduğunu söylediklerini aktarıyorum.

Bir an sessizlik oluyor. “Evet”, diyorlar, “Ezanın Türkçeleştirildiği dönemlerde olmuş. Hatta şu an barajın (Keban) altında kalan dereden geçerek ulaşmışlar o Kara Mağaralara, saklamışlar ama tekrar gittiklerinde rutubetten kullanılamaz halde bulmuşlar” diyorlar. “Nerede o mağaralar?” diye heyecanla soruyorum. Mağaraların da oradaki tarihi bir köprüyle birlikte sular altında kaldığını söylüyorlar. (Daha sonra ilçeleri Ağın’ın çıkardığı bir dergi kapağından ulaşıyorum bu mağaranın ve köprünün resmine…Resim-7)

 

Resim-7                                                         Resim-8

 

          Yalçın Seyhun anlatmaya başlıyor bu sefer nelerin suyun altında kaldığını:
    __Yıl 1974… Şair Enver Gökçe’nin  Ahmet Kaya tarafından da bestelenip okunan bir şiirinde söylediği gibi “bir sabah suya gittiğimizi” gördük. “Baraj gelmişti”...Tabii şairin dediği gibi “bir sabah” olmamıştı bu. Yavaş yavaş ve her gün biraz daha derken, “Çaylar” su altında kalmıştı. “Gelecek yıl buraları su basacak” dendiğinde pek de inanan olmamıştı. Bu yüzden vadideki ağaçların çoğu su altında kalmıştı.

            Çaylar köy topraklarının “sulu” olan hemen hemen tek bölümüydü. Bu yüzden suya ihtiyaç duyan bitki ve ağaçların tamamına yakını “Çaylar”da yetişirdi. Bol miktarda dut ağacı bulunurdu. Dutlar değdiği zaman (olduğu zaman) çaylara dut sallamaya gidilirdi. Tenekelerle hayvanlara yüklenen dut köye getirilir, pişirilip pekmez, bastık  yapılırdı. Bizden önceki zamanda ipek böceği yetiştiriciliği yapılırmış. O zaman dut ağacının yapraklarından da yararlanılırmış. O devirlere yetişemediğimiz için detaylarını bilemiyorum. Çaylarda en bol bulunan ağaç kavaktı herhalde. Devamlı ıslak olurdu kavaklıklar ve güneş ışığından mahrum bir loşluktaydı hep.

Çayda kurulu su değirmenleri olurdu. Bizim köy daha çok Horoç’lu  Hamdi’nin değirmenine giderdik. Sabah güneş doğmadan buğdaylar hayvanlara yüklenir, sıra bulmak için erkenden yola revan olunurdu. Köyden azıtılacak kedi varsa kıl heybe veya torbaya konur, o da değirmene götürülüp orada serbest bırakılırdı. Değirmende bulunan farelerle hayatını idame edeceği varsayılırdı. Tabii çoğunun birkaç gün sonra zayıflamış bir halde köye geri döndüğünü görürdük. Giderken yolu görmemesi için önlem alınmasına rağmen içgüdüsel olarak gelir köyü bulurdu.

Diğer bir değirmen de “Matikler”de  “Gıranni Hayri dayı” nın değirmeniydi. Bir de yanlış hatırlamıyorsam “Taftu Çayı”nda bir değirmen daha vardı. Çocukken en teknolojik şeyler olarak hayranlıkla izlerdik bu değirmenlerin çalışmasını. Bir de değirmende pişirilen bir ekmek vardı, adına “pağaç” denirdi. Tatsız tuzsuz bir şeydi ve onunla ilgili bir atasözü bile vardı : “Değirmenden gelenden pağaç umulur.”

            Çay dediysek bilmeyenler nehir şeklinde algılamasın. Su çok bol olmadığı için her tarafında yüzülemezdi. Bizim köyle Horoç, Hinesik, Gücü, Maşker, Karapahar (pahar=pınar) gibi köylerin bağlantısı çayın üzerinde ayakları taştan örülü ahşap bir köprü vasıtasıyla sağlanırdı. Köprünün altında ise yüzmeye uygun göllerden en uygunu vardı.

İnsanoğlu zamanla alışıyor her şeye, baraja da alıştık. Çocukluk anılarımızı suları altında bırakmasına fazla da üzülmedik. Bize, evlerimize birkaç yıl sonra elektrik olarak dönme rüşvetine tav olduk. Çaylara çümmeye giderken anamız babamız merak etmezdi, çocuk da olsa yüzme bilmese de çayın kimseye zararı dokunmamıştı. “Çaylar”la birlikte “çümme” de bitti. Her yeni şey gibi kendi terminolojisini de beraberinde getirmişti. Barajda “yüzmeye” gidiyorduk artık. “Çümmeye gitmek” “Çaylar”la birlikte baraj suları altında kalmıştı. Baraj gölü kıyısında kavaklıklar olmadı hiçbir zaman, meyve ağaçları da…

 “Yenik düşüyor her şey zamana /Biz büyüdük kirlendi dünya” diyordu bir şarkının sözleri. Zaman mı ,”uygarlık” denen şeye mi yenildi bilmem ya bizim “Çaylar”, çocukluk anılarımızla birlikte barajın suları altında kaldı. Yeni istilacımız, davetsiz misafirimiz hazırlıksız yakalamıştı bizi. Gidenin argümanları onunla kaybolmuştu, yeni gelenin argümanlarını insanlık tarihinin çok önceki dönemlerine ait deneysel metotlarıyla bulmaya çalıştık. Yürüyerek gittiğimiz yerler bizim için artık “karşı” olmuştu. Geçebilmek için “sal”ı icat ettik. Sal uygarlığın çok önceki dönemlerine ait bir buluştu şüphesiz ama olsun, biz yeni bulmuştuk. Korka korka da olsa bindik binmesine ya kadim dostlarımız yük taşıma aracımız atları, eşekleri buna alıştırmak hiç de kolay olmadı.

Her şey zamanla olağanlaşıyor. Şimdi feribotlar, motorlu kayıklar geziyor sularımızda. Sürat motorları için ise geç bile kaldık. (Resim-8)


Pul Köyü Erkekleri                                                  Pul Köyü

 

Durmuyor Yalçın Seyhun:

__Yalnızca birinci sınıfı okumak nasip oldu köyde. Daha sonra ver elini Elazığ. İkinci sınıfa gittiğimde okuma yazmayı sökememiştim ama henüz Anadolu liseleri olmadığından (icat olmayanlardan biri de oydu) pek de önemsenecek bir şey olarak algılamadık. Önümüzde uzun yıllar vardı ve hiçbir şey için geç değildi. Koşturarak geçmiyorduk hayatın içinden. Sindire sindire yaşıyorduk, acelemiz yoktu. Oyuncaklarımız şimdikilerle kıyaslanamayacak kadar azdı ama oyun zamanımız boldu. Televizyon icat olsa bile bizim henüz haberimiz olmadığından oyun alanımız ev değildi. Köyde zaman yavaş geçiyordu, biz de sindire sindire yaşıyorduk çocukluğumuzu. Hayatımızın ıskalamadığımız bir bölümüydü çocukluğumuz.

Ben susuyorum…

Metah ÇAKKO

7 YorumYorum yaz!Bağlantı

15/3/2007 - zamansız

Kategori: METAH_CAKKO

*Fotoğraf Ahmet KOÇAK

 

ZAMANSIZ

 

Şimdi uyuyor musun?

 

Duyuyor musun söylediğim şarkıları yarı karanlıkta?

Nokta koyduğun satırları hatırlıyor musun ya da...

Çok da önemli olmadığını düşündüğün bir acı birden çıkageldi mi o en olmaz bir gece yarısında?

Veya yasında oldun mu doğmamış bir çocuğun ölü bedeninin?

 

İnin şimdi ey gökyüzünün karanlık ruhları yeryüzüne... Yeraltının kayıp cesetlerine yer açarak bir yandan, kandan ve irinden yapılmış yapış yapış kirinden yüzü görülmeyen çocuklara “merhaba” diyerek selam durun!

 

Onlar ki bir zamanlar hayatın yeşil dallarına asılmışlardı olgun meyveler gibi... Onlar ki bazı anlar ak atın beyaz yellerine kapılmışlardı solgun çiçekler gibi... Onlar ki onlar gibiydiler! Yaşanmamış  hayalleri sonlar gibiydiler ve öfkede cehennemin en dibiydiler! Aşkları bir sonsuz uzaydı, uzağa gittikçe yakınlaşan!

 

Şimdi uyuyor musun?

 

Duyuyor musun söylediğim şarkıları yepyeni bir şafakta?

Satır başlarını hatırlıyor musun ya da...

Çok da önemli olmadığını duyumsadığın bir aşk ansızın giriverdi mi içine en olmaz bir sabahta?

Veya sevincini duydun mu herşeye rağmen yaşamanın?

 

Çıkın şimdi yeryüzünden ey melekler gökyüzüne... Arşın yitik yücelerine yer vererek birazdan, hazdan ve ilgiden örülmüş damar damar sevgisinden özü görülmeyen çocuklara “illa” diyerek secde edin!

 

Onlar ki tüm zamanlar ölümün dallarından düşmüşlerdi sarı yapraklar gibi... Onlar ki her an kara bir kederi yaşamışlardı  yarı yoldan dönmüş gibi... Onlar ki onlar gibiydiler! Denenmiş bir rüyada ikonlar gibiydiler ve cennet sahibiydiler! Ahları bir engin denizdi, gizdi yaklaştıkça uzaklaşılan!

 

 

Şimdi duyuyor musun?

 

Koyuyor musun vazona sevdiğin çiçekleri?

Ünlemler ve soru işaretleri hatırlıyor musun ya da...

Hep önemsediğin hayat, beklemediğin bir anda çıkıp gitti mi uzak şehirlere?

Veya düş kırıklığını yaşadın mı yaşanmamış anların?

 

Gelin şimdi hep birlikte yanıma ey dokunamadıklarım... Rüyaların bilinmez renklerini getirerek, yürek ve tenden oluşmuş damla damla “sen”den “ben”leşmiş çocuklara ellerinizi uzatarak!

 

Onlar ki sizleri sevmişlerdi zamansız!

 

Şimdi anlıyor musun!

 

Metah ÇAKKO

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

27/2/2007 - kimseye benzemiyorsun

Kategori: METAH_CAKKO

 

kimseye benzemiyorsun

 

Kimseye benzemiyorsun, gözlerindeki ışık yok kimsede...

 

Neden seni düşünmekten alamıyorum kendimi, neden düşünmekten alamıyorum kendimi, neden alamıyorum, neden?

 

Karanlık bir gecenin ortasında nikotin ve alkolle yapılan ayinlerimdesin bunu böyle bil!

Uyanınca sen varsın aklımda, uyuyamayınca sen... Göz, el, ten... avutmamaya başlarsa diye korkuyorum bazen! Göz varken... Ama yetmediği oluyor çoklukla!

 

Seni düşlüyorum sonra; akşamları en çok ve hatta gece... Sigaran elinde, kitap okuyorsun ayrı bir yerde... Bazen elinde, bir kadeh şarap; kırmızı...

 

Konuşmayı özlüyorum senle, sessizce bakışıp dinginlikle gülümsemeni özlüyorum bir de... Bir de içinden geçenleri yapmaktaki acemiliğinde, kendinden esirgediğin özgürlüğünü görüyorum sapsarı bir ışık doluyor odama!

 

Seni uyurken seyretmek isterdim en çok! Belki rüyalarını sezerdim seni izlerken, belki düş kırıklıklarını, bilemem! Üzgünüm! Bilirsin!

 

Bir de o tapındığım, hayranlık ve hayretle seyrettiğim... Bilirsin!

 

Yağmurlar yağdırmak isterdim oysa bir nisan gecesinde, sırılsıklam ıslanmak o yağmurda, yürümekten yorgun düşmek sabaha kadar, gezilmedik sokak bırakmamak, tek tek girmek çıkmaz sokaklara, sonra dönmek en başa ama sanki ilk defa görüyormuşçasına dolaşmak yeniden ve yeniden!

 

Ve sonra ayaklarımın benim olmadığına inandırmak kendimi...

 

Uzak bir baharı özlüyorum, farkındasın! Ama nisansız bahar olmaz bilirsin... İnsansız olsa da nisansız olmaz!

 

Uzak bir baharı özlüyorsun, farkındayım! Ama bulutların arkasını görememek ürkütüyor seni bilirim... Bulutsuz olsa da umutsuz olmaz!

 

Yalnızlığıma kaçar mısın benimle? Ya da yalnızlığına? Buna hakkım var mı! Ya da buna hakkın!

 

Sesini en çok anlamsız sohbetler sırasında özlüyorum ki bu senin olmadığın her yerde böyle! Seni en çok duygusuz birliktelikler sırasında özlüyorum ki bu sesinin olmadığı her yerde böyle!

 

Ellerin... Onlar benim! “El”lerin değil! Çünkü “el”ler kendilerine benzemeyeni asla beğenmezler ve benimsemezler!

 

Seni “ben”imsiyorum!

 

Kimseye benzemiyorsun, gözlerindeki ışık yok kimsede...

 

Metah ÇAKKO

5 YorumYorum yaz!Bağlantı

1/12/2006 - çıkmaz sokak konuşmaları

Kategori: METAH_CAKKO

ÇIKMAZ SOKAK KONUŞMALARI

 

—Size rüyalarımı verdim, sizse beni uyandırdınız. Bakın, karlar altındaki ormanların derin ve ürkütücü sessizliği kaldı yalnızca geriye… Üstelik de gece…

—Rüyalara inanır mısınız?

—Rüyalara inanmasam uyumazdım ki… Hem boş verin şimdi bunları! Rica ediyorum, bildiğiniz bir masal varsa anlatın bana, anlatın belki yeniden uyumama yardımcı olur.

—Masallara da inanıyorsunuz demek ki!

—Masallara inanmasam yaşayamazdım ki! İnsanlar ne kadar da ciddiye alırlar beni oysa… Oysa ben –hep söylemişimdir- soytarının tekiyim. Eğlenirler benimle…

—Ciddiye aldıklarını söylemiştiniz?

—Evet, ciddiye alarak eğeleniyorlar zaten. Beni de en çok bu üzüyor!

-…

—İnsanlar nasıl mutlu olabilirler ki bu durumda!

—Hangi durum?

—Mesela siz… Bulunduğunuz yeri kendinize yakıştırıyor musunuz?

—Eee… Pek değil! Yani daha iyi bir yerde olabilirdim.

—İşte bakın! Hak etmediğiniz bir konumdasınız ve üzülmemelisiniz.

—Diyelim ki bu konumdan memnunum?

—O zaman daha kötü: Demek siz buraya layıkmışsınız ki bu daha da üzücü bir durum olsa gerek…

Metah ÇAKKO

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

1/10/2006 - dilemedi

Kategori: METAH_CAKKO

DİLEMEDİ!

 

_ Kurtuluşum ol benim, karmaşam değil! dediğinde bir çoban İsa’ya, İsa hüngür hüngür ağladı. Niye ağladığını havarileri bilemedi. Dediği şu oldu:

_ Beni öven kendini över…

 

Sonra sesler kesildi sıcak sarı çölde, bir bedevi yaklaştı İsa’ya ve dedi:

_ Ey öğretmen! Benim bir devem var, devenin neyi var?

İsa göklerin kapılarına doğru baktı, konuşacaktı…Vazgeçti, yüreğini dağladı! Niye dağladığını havarileri bilemedi. Bedevi gittiğinde dediği şu oldu:

_ Bana söven kendine söver…

 

Bir şehre ulaştıklarında öğlen olmuştu. İsa gidip yıkık bir evin yanında durdu. Uzun uzun baktı. Dönüp bir bezirgandan zeytinyağı aldı. Birazını yıkık evin duvarlarına saçtı. Birazıyla havarilerinin ve en son kendinin saçlarını yağladı. Niye yağladığını havarileri bilemedi. Dediği şu oldu:

_ Beni döven kendini döver…

 

Atlı ve zırhlı askerler toz-duman içinde geçerken İsa çekilmedi. Havarilerin yüreği ağzına geldi. Askerlerden biri bağırdı ona:

_ Çekil!

İsa’nın gözlerinden yine yaşlar çağladı. Niye çağladığını havarileri bilemedi. Dediği şu oldu:

_ Beni kovan kendini kovar…

 

Havariler birbirine bakışırken onlara şaşkınlık ne de yakıştı. İsa’nın gözlerinden yaşlar akışırken ve yavaş yavaş gün ışırken bir deniz kıyısına ulaştılar. İsa üzerinden bir parça ip koparıp parmağına bağladı. Niye bağladığını havarileri bilemedi. Dediği şu oldu:

_ Beni seven kendini sever…

 

            O çobanın koyununu çalan o bedeviyi tutukladı o asker… Tazminat olarak bedevinin devesi verildi çobana... Bedevi, yolda kendini tutuklayan askeri öldürdü ve kaçıp o şehre erişti. O yıkık evin gölgesinde soluklanırken, duvar üzerine yıkılıp öldü.

 

            Havarileri bütün bunların hiçbirini bilemedi.

 

            Bütün bunlar olunca, İsa parmağına doladığı ipi çıkardı. Niye çıkardığını havarileri bilemedi.

 

            İsa bu sefer hiçbir şey demedi!

 

Metah ÇAKKO

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

1/9/2006 - yusuf'un im(tih)anı

Kategori: METAH_CAKKO

YUSUF’UN İM(tih)ANI

 

                  “Karanlık bir mekânda, mum ışığı altında, biri tiyatro oynar gibi konuşuyordu fısıltıyla:

_ Ben Balthazar!  Melcior (Melkior)-Bab1’de denilmiştir ki: Hiçbir yıldız bildirmeyecek onun doğuşunu, kutsal kitaplara geçmesin diye adı… Ve çarmıhta unutulacak o… Toprak toprağa karışacak, yaprak yaprağa ve toz toza karışacak, töz töze…”

 

Bu sözleri diyenle göz göze geldiğinde Meryem sıçrayarak kalktı rüyasından… O sabah uyandığında, hiç beklenmedik bir anda, her tarafın ağır kar altında kaldığını gördü. Sisli kasabadaki ağaçların, derin sessiz bir beyazlık içerisinde öldüğünü gördü.

 

Göz ucuyla içeridekileri yoklayıp siyah şalını omzuna alarak hızla çıktı evden… Uçsuz bucaksız karda bata çıka yürürken, koskoca bembeyaz bir sayfada, küçücük simsiyah bir nokta gibi görünüyordu. Doğuya doğru yürüyordu…

 

Zaman zaman ailesinden ayrılarak çekildiği o kutsal yere ulaştığında akşam çoktan çökmüştü. Şamdandaki mumları yaktı. Şalını ve başörtüsünü çıkartınca boynunun ensesine yakın bir yerinde lal pembesi bir ben gözüktü. Ocağa attığı çalı çırpıyı tutuştururken bir yandan da gördüğü rüyayı düşünüyordu.

 

Bir zaman sonra ısınmanın da verdiği rahatlıkla gevşeyip uyuklamaya başladığı bir anda duvarda gördüğü bir gölgeyle ürperdi ve tüyleri diken diken oldu. Hemen başörtüsüne uzandı ve kendisine çeki düzen vermeye çalıştı. Bir yandan da etrafına bakınıyor ve gölgenin sahibini görmeye çalışıyordu. Onu bu derece ürküten gölge değildi zaten, gölgenin sahibinin ortada olmamasıydı.

 

Sonra kavurucu çölde, buz gibi bir pınarın dupduru şırıldamasını andıran bir şey duydu. Müziği andırıyordu duyduğu ama anlamlandırıyordu.

 

_Korkma, dedi gölge ve sonra o gölgenin hemen önünde boylu poslu, parlak yüzlü, güzel bir genç beliriverdi. Meryem bir kere daha irkildi. Ve kekeleyerek konuşmaya çalıştı:

 

_Senden, o kuşatıcı bağışlama ve esirgeme sahibine sığınırım. Eğer O’nu tanıyor ve hakkıyla biliyorsan benden uzak dur, git buradan.

 

_Ben yalnızca bir elçiyim sana Rabbinden gelen… Sana O’ndan, arı duru bir oğlan çocuğu armağan edileceğinin müjdesini duyurmak üzere buraya yollandım sadece.

 

Meryem yine hayretler içerisinde kaldı. Çünkü ağzı kıpırdamadığı halde onu duyabiliyordu. Hem yine şaşırtıcı bir biçimde içerisi ılık bahar günlerinin ısısına ulaşmıştı. Bunları duyunca biraz olsun rahatlayan Meryem, yüzü kızararak yanıtladı onu:

 

_ Ben henüz nikâhlanmadım ve namussuz bir kadın da değilim ki benim gizli bir ilişkim olsun. Bana nikâhla hiçbir insan dokunmamışken ve Yusuf da dâhil hiçbir erkeğin eli bile değmemişken benim nasıl çocuğum olacak!

 

_Doğru söyledin. Ama Rabbin diyor ki: “Bu benim için kolaydır. Biz onu insanlar için katımızdan bir belirti ve aydınlatıcı bir bağış kılacağız. Ki bu önceden tarafımızdan karara bağlanmış bir şeydir ve olacaktır.”

 

Ey Meryem! Gebeliğin süresince de burada kal, hazırlıklarını tamamlayasın diye sana zaman verilecektir, dedi ve sonra kayboluverdi.

 

Meryem, sabah kasabaya dönüp olanları Yusuf’a anlattığında, Yusuf’un gözlerinden kısa bir an geçen şimşek bulutlarını fark etti. Bunun üzerine yüreğine düşen ateşle sordu Meryem:

 

_Yusuf! Bana inanıyorsun değil mi?

 

Yusuf’un cevabı Meryem’in yüreğindeki ateşi yangına çevirmeye yetmişti:

 

_Sana değil ama Allah’a inanıyorum ben!

 

Metah ÇAKKO

7 YorumYorum yaz!Bağlantı

1/8/2006 - bAŞKa

Kategori: METAH_CAKKO

bAŞKa...

 

“Sen ne istediğini bilmiyorsun!” diye suçluyorlardı beni hep... Zannediyorlardı ki ben iki veya daha çok şey arasında kalıyordum, o yüzden kararsız görünüyordum onlara...

 

Ben ne istediğimi bilmiyor değildim ki! Bir şey istemediğimi biliyordum,benim istediğim bir şey yoktu ki... O yüzden işte duyun hepiniz: Herhangi birinizin olup olmaması benim için hiç farketmiyordu.

 

Neden mi?

 

Çünkü bana hiçbir şey eklemediğiniz gibi, herşeyi de alıp götürüyordunuz benden...

 

Çünkü gittiğiniz zaman eksikliğinizi de hissetmiyordum hiçbirinizin, varlığınızı olduğu gibi...

 

Çünkü ben artık kendime bile dayanamıyordum uzun zamandır!

 

Siz ne istediğinizi biliyordunuz elbette:

 

En başta rahat, acısız, çabasız bir hayat (hayat?!)!

 

Sonra çevrenizde sizi seven, saygı duyan, değer veren insan(cık)lar...

 

Ve bu insanlar içinden bir insan olan, işten eve evden işe bir eş!!! Eş? Yani sizin aynınız, sizin aynanız.... Yani sizleşmiş bir kopyanız.

 

Benim hiçbir zaman yoldan geçen bir arabaya iç geçirerek baktığım olmamıştır. İnsanların ne düşündüğü benim için zerre mühim değildir. Ve kendim bile sürekli devingen bir hayata sahipken (aslında hayata sahipken demem yeterdi, hayat devingendir, durgun hayatınız hayat değildir aslında) nasıl olur da bir benzerimi oluşturmaya çalışırım?

 

Evet, ben ne istediğimi bilmiyordum doğru. Ama ne istemediğimi biliyordum: Hiçbir şey istemiyordum. Sizin için çok çok değerli olan, hatta hayatınızın anlamı olan şeyleri asla!!!

 

            Bütün tütün mamüllerinin yasaklandığı ve harp malullerine yer vermenin zorunlu olduğu otobüslerin tedavülde kaldığı bir iklimde yaşam sürüyordu sürüler...

 

            Sürü sürü sürüler, birbirini dürüler...

 

            Sürgün edilmiş bir yüreğim var anlatamam. Tamam, dokunmayın artık dudak ucunda donmuş kanıma. Anıma yaklaşmayın ve sakın şaşmayın bu kırgınlığa.

 

            Bilmiyor kimse, kimseler bilmiyor, siz de bilmezsiniz. Kayıpların çoğaldığı bir sonbahar gecesinde soğuk yağmurların, inadına yağmasındandır hüznüm. Kovuldum her yerden, çamurların içinde debelenen bir yaratık gibiyim. Algılayamıyorum yaşanılanları, anlayamıyorum denilenleri...

 

            Kurgular içinde bir zamanı yükselterek büyüyordum. Mümkünlüğü anlamak zorsa da imkansız olmamalıydı benim için. Ama tek anladığım şuydu:

 

            Tik tak, tiki taka, takat kalmadı fakat kat kat mat yatlar tokatlayıp heyhat atlattılar. Ey at! Yaktın beni: MAT!

 

            “Bir kadının, hayatındaki erkeğe aşk dışında her konuda üstün geldiği gün, eğer bu erkek şairse, tutkusunun nasıl da hemen, tek varlığını açığa vuran sözlerle, onu başka birine dönüştürdüğünü tahmin edebilirsiniz.” diyor Louis Aragon... “Güneş batarsa batsın ama sen gitme!” demiştim... Oysa o akşam eve geldiğimde akşam olmuştu!

 

            “Ne yapmalıyım?” diyordu şubede bir asker geçen gün, “Ne yapmalıyım, sen bilirsin abla, üniversitede okumuşsun; bilirsin!” Memur kızcağız şaşkınlıkla bakarken onun yüzüne, “Ah bir bilsen hiçbir şey yapmana gerek olmadığını... Hiçbir şey yapma, sadece yaşa!” diye geçirdim içimden...

 

             İçimdeki aynaların bir bir kırılarak tuz-buz olduğu zamandan başlamalıydım belki de söze... Ama o zaman korkar girmezdiniz hikayeme, korkardınız birdenbire dibe vurmaktan!

 

            Çünkü sizler “bAŞKa” bilmezsiniz.

           

            Çünkü sizler gelmezsiniz AŞKa...

 

            Çünkü sizler aşkı bile garantili yaşamayı seversiniz. Hatta sevemezsiniz bile,bile bile seçersiniz.

 

            Çünkü sizler “bAŞKa” bilmezsiniz. Yine de hep “Keşke!” dersiniz hayatınız boyunca...

Metah ÇAKKO

4 YorumYorum yaz!Bağlantı

9/7/2006 - 2006-TEMMUZ 3.SAYISINDA:

Kategori: METAH_CAKKO

"Bir kulum ben, kul bu aciz; sandı herşey çok imiş,

Ya İlahi, bende senden bAŞKa BİRşey yok imiş!"

                                                                      MetAhi

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

3/7/2006 - Metah Çakko

Kategori: METAH_CAKKO

Benim Burada Ne İşim Var?

Söze nereden başlayacağımı bilemiyorum. Ama sizin beklediğiniz gibi olmayacağı da kesin!

           

            “Benim burada ne işim var?” diye kendi kendinize sorduğunuz ama nerede olmanız gerektiği konusunda da en ufak bir fikrinizin olmadığı zamanlarda, sanki olağanüstü işler yapmak için yaratıldığınızı düşünürken bir yandan da olağanüstülüğe inanmadığınızı hatta hayatta hiçbir olayın, hiç kimsenin sizi şaşırtmadığını, heyecanlandırmadığını sakinlikle anlayıverirsiniz.

           

Birdenbire içinizi kaplayan bu sakinliği aslında “sıkıntı” olarak da adlandıranlar olacaktır. Ama yalnız siz farkındasınızdır, bir bakıma anlamsızlıklar zinciriyle bağlanmış bir hayatın içerisinde,  “debelenme” ye gerek olmadığının ve dinginlikle teslim olmak gerektiğinin. “Yalnız olan siz” farkındasınız aslında “kalabalık olan siz” değildir asla! Zaten bu hisse kapılan yalnız siz değilsinizdir belki ama “yalnız olan siz” böyle sanırsınız.

 

Yalnız mısınız sizce? Olabilir mi böyle bir durum?

 

“Çok yalnızım abi ya!” deyip dururdu S. ve asla yalnız kalmazdı bir yandan, belki kalamazdı. Bu cümleyi en kalabalık olduğumuz anlarda söylerdi. Kasıtlı söylediğini düşünebilirdiniz onu tanımıyor olsanız. Öyle midir gerçekten; insanın yalnızlığını anlaması için mutlaka kalabalık hayatı mı olmalı? Hayatını kalabalıklaştırmakla, kalabalık bir hayat aynı mıdır? Kalabalık bir hayatı olmayıp hayatı kalabalık olan bir insan olamaz mı? Ya da tam tersi?

 

İnsanlar, sürekli yalnızlığı istemezler. Bu yüzden diğer insanlarla olabildiğince çok bağları olsun, tanışsınlar, görüşsünler, birlikte eğlenip, birlikte üzülsünler; hatta birlikte yaşansın isterler. Daha da ileri gidip birlikte tükenerek ölmek isteyenler çoğunluktadır yer yüzünde... Yalnız kalmamak adına gösterilen bu çırpınışlar sonuç verir bir süre; okul arkadaşları olur, iş arkadaşları olur, erkek veya kız arkadaşları olur, hayat arkadaşları olur insanların. Unuturlar yalnızlıklarını; kalabalıklaşır hayatları... Ama garip bir çelişkiyle, kalabalıklaştıkça hayatları, ne kadar da yalnız olduklarını birden dehşete kapılarak görürler. Bundan kurtulmak için daha da kalabalıklaştırırlar hayatlarını, kalabalıklaştırdıkça daha da yalnızlaşırlar ve yalnızlaştıkça daha da kalabalıklaştırırlar... Böyle sürüp gider işte; kurtulmaya çalıştıkça daha fazla batarlar: Bataklık gibi...

 

Oysa bu duygudan asla kurtulunamayacağının bilincine ererek dinginlikle durumu kabullenip kalabalıklaştırmamak gerekir hayatı. Yoksa “onlar”la kalabalıklaşan hayatımızla birlikte, hayatımızı kalabalıklaştıran “anlar” da peşimizi asla bırakmayacak. Bir yere ait hissetmeyeceksiniz kendinizi, bir sınıfa, bir topluluğa, hatta birine... Üstelik nerede ve kiminle olmanız gerektiği hakkında en ufak bir fikriniz olmadan anlayıvereceksiniz bunu!

 

Onun için değil midir çılgınca koşuşturmalar, onun için değil midir her an acele bir işimiz varmış gibi sağa sola çarpmalarımız, çok önemli bir buluşmamıza geç kalmışız gibi tedirgin oluşumuz onun için değil midir? Hangimiz durup dururken kendimizi güvende hissetmediğimizde, durup dururken kızdığımızda, durup dururken ne yapacağımızı bilemediğimizde; unuttuğumuz bir şey birdenbire aklımıza gelmiş gibi durup dururken aniden harekete geçmiyoruz? Durup dururken ama asla nereye gideceğimizi bilmeden ve bir o kadar da hızla... Belki de durduğumuz oranda hızlı!

 

Sonra ne oluyor?

 

Koskoca bir hiç! Durup dururken başladığımız hareket gittikçe yavaşlıyor, gittikçe yavaşlıyor, yavaşlıyor ve yine başa dönüyoruz: Durgunluk! Durağan bir hayatın sıkıntısıyla yaptığınız her şey, sizi daha da durağan hale getirip neredeyse öldürmüyor mu! Efendim? Siz öyle zannedin!

 

Neden sıkılıyorsunuz o zaman yaptığınız işlerden hemen; neden bitiremiyorsunuz büyük heveslerle başladıklarınızı, işiniz neden sıradanlaşıyor bir süre sonra, kitabın ilk sayfalarında neden vaz geçiyorsunuz okumaktan, sonuçta seksi bile sanki yemek yer gibi alışkanlıkla yapıyorsunuz neden? Duyamadım?

 

Ne yaparsanız yapın, doyumsuz hayatınızı sıradanlık fahişesinin umursamamaz bedeninden kurtaramayacaksınız. Ve elbette kendinizi de; hayatı kendinizden ibaret sanıyorsanız eğer! Ne yaparsanız yapın sadece “yapmış” olacaksınız, asla “yaşamış” değil!

 

Ve günün birinde tıpkı benim sorduğum gibi kendi kendinize düşüneceksiniz bir sabah:

 

“Benim burada ne işim var?”

Metah ÇAKKO

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

1/6/2006 - Metah Çakko

Kategori: METAH_CAKKO

                                    SAHİBİME AH               

 

Ey Alim! Ey yüceler yücesi!  

Bir soğuk kış gecesi beni ısıttın ılıklığınla, hecesine ömürler verilecek sözler işittirdin… Birdin, sonsuzdun, tektin; insanda gizlenmiş yürektin. Beni sevecektin, sevdin; beni görecektin, gördün; beni işitecektin, işittin!  

Nasıl bir zamanlar “İn!” dedin indiysem şimdi “Din!” dedin dineceğim. Seni “Hakk”ıyla bileceğim; seveceğim.

 

Ey Rabbim! Ey öteler ötesi! 

Senden gelen bu sesi, bu nefesi seni söylemekle tüketeceğim! Seni dinleyeceğim ve ney gibi inleyeceğim bu nefesin havalarından ama nefsin hevalarından değil asla; neyzenin nevalarından! 

Revalarından deva bulacağım; sevap umacağım.

 

Ey kalbim! Ey özeler özesi! 

Sızdır gözlerimden özüme sıcak bir akışla aşkını ve beni bağışla… Sözlerimdeki bu yanış ve yakarışla aydınlat alnımı, kaş altından bir bakışla kaybolsun tüm günahlarım! 

Affedilene kadar ahlarımdan sabahlarım.

 

Ey sevgilim! Ey özneler öznesi! 

Eylemlerimi etkili kıl ve tümle beni, zarfım ol koru, bağla beni kendine yine… Yükle yüksündürtmeden; özneme özeneyim, peykinde gezineyim, kokuna bezeneyim ve bileyim ki “gizli hazine”yim. 

Deneyim ve dineyim senin izninle ve izinle.

 

Ey gizim! Ey neşideler neşidesi! 

Endişesi sen olan bir insan eyle beni ve kendimi eylememe izin verme. Kır bütün oyuncaklarımı, yak kâğıttan kayıklarımı, yık çıktığım kapıları! Yapıları uymayan ne varsa yaptırma bana, sapılacak yollardan uzak tut ve unuttur senden gayrıyı! 

Tapılacak bir tek sensin, kabul et bu ayrıyı.

 

Ey efendim! Ey önceler öncesi! 

Neyim varsa al benden yeter ki sen kal! Beni yoluna sal razıyım yağmurdan sonraki doluna… Dolunay gibi günü yansıtan; kıl beni vasıtan ki bütünleşeyim.

 

Ey Allah’ım! Ey niceler nicesi! Sensin tek ilahım! 

Buncadır bütün ahım!

                                                                                      Metah ÇAKKO

4 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

bAŞKayOL

************ EDEBİYAT DERGİSİ ve TASAVVUF SEÇKİSİ ************ "Aşıkların bAŞKadır yOLu..." ********************************

SON YORUMLAR

Teşekkürler
SİPARİŞ FOTOĞRAF
yanlızdım o akşam
Tebrik
...
...
...
AHMET KOÇAK
AHMET KOÇAK
...

İÇİMDEKİLER

KAPAK
ÖZ
GÖÇENLER
ELMEK
aYKıRı
bAŞKasANAt
sim(EREN)ya

AHİYAN

KOMŞULAR

derin
hamitakcay
ibnarabi
sufikalbi
huznumsel
eroman
adigebatur
ivriz
ergenc
Ahmet KOÇAK
ereglim
mutlusuz
stillhappy
kevserbanu
turabi
orkunintifada
thelosthighway
fakiramagururlu
sirazelogos
oguzhangencer
incimercan
turgutuyar
tulipanigra
eslemnokta
genocide


www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al