YOK OLAN BİR TARİHTİ!
Üniversite sınavını, sınava girdiğim ilk yıl kazanamamıştım. 1993 yılı yaz tatiliydi. Ailem “moralim yerine gelir, değişiklik olur” diye hemşire olan ablamın yanına; onun görev yaptığı Pul Köyü’ne gitme isteğimi kabul etmişti. Bu köyü ve insanlarını ilk defa o zaman yaklaşık altı ay kadar tanıma fırsatı bulmuştum.
Yıllar sonra, uzun bir yolculuktan sonra işte yeniden Elazığ’ın Ağın ilçesindeyim. Köye ulaşmak için minibüsün hareket saatini bekliyorum. “Her şey ne de çabuk ve geriye dönüşsüz değişiyor.” diyorum içimden…
 
Resim-1 Resim-2
Köye ulaştık, köyün girişindeki çınar ağacının altındaki çeşme başı köyün meydanı… (Resim-1) Köye araçlarla giriş ve çıkış buradan olur. Aynı zamanda uzun ayrılıkların ve kavuşmaların başlangıç noktası, bir nevi hasretlikle muhabbettin kesiştiği noktadır çınarın dibi.
Çınarın dibi, köyde yaşayan insanların gece geç saatlere kadar muhabbet ettikleri yer olup bir nevi köyün kürsüsüdür. Köy için alınacak kararlar çınarın dibinde alınıp köylüye duyurulması dolayısıyla şaka yollu “Hükümet Meydanı” olarak adlandırılır.
Çınar aynı zamanda köy halkı için Türk soyunun ululuğunu, ömrünü temsil eder. Bu manada bu yaşlı çınar, köyün tarihini simgelemektedir. Bu yönü ile köyün çınarı dedelerinin onlara bıraktığı, korunması ve bakılması gereken ata yadigârı olarak görülmektedir. (Resim-2)
Köyün tüm erkeklerinin (7–8 kişi) bu saatte orada toplandığını biliyorum. Köy o kadar terkedilmişti ki 1993’te bile yaklaşık 10 hane vardı. Bir zamanların “merkez”i olan bu köy 1900’lü yılların başlarındaki ihtişamını yitirerek artık zamana iyice yenik düşmüş gibi…(Resim-3 ve Resim-4)
Herkesin birbirini tanıdığı köy halkı, ilgi ve merakla bakıyorlar bana çınar altındaki sohbetlerine devam ederek. Selam verip kendimi tanıtıyorum. Hepsi hatırlamıyor elbette… Tanıyanlar hal-hatır ediyor. Hemen evlere çocuklar yollanıyor ikram için; tabakalar çıkarılıyor, tütünler sarılıyor. Koyu bir muhabbete kuşanıyorlar sanki yılların acısını çıkarmak istercesine…
Köyün tarihçesinden başlıyoruz. Türkiye de yapılan ilk nüfus sayımında köyün nüfusu 540 kişi, hane olarak da 80 hane: Komşu köylere nazaran “büyük köy” konumun da yani. Köy halkı da diğer köylere nazaran daha muhafazakâr olduklarından ve dini ilmilere daha fazla ilgi gösterdiklerinden bu alanda adlarını duyurmuşlar. Hatta köyün eski camiinin kütüphanesi, el yazmaları açısından yörenin tartışmasız birincisiymiş.
Pul Köyü arazisinin sınırları dâhilinde biri “Kızıl Tarlalar” da olmak üzere üç adet kilise harabesinin olduğunu, bu sebeple de çok çok eskilerden beri bu çevrede en büyük yerleşim yerinin burada olduğunun anlaşıldığını söylüyorlar.
Pul Köyü’nün ilk sakinlerinin ve köyü kuranların Türk ve Müslüman olduğunu, bu yüzden köy isimleri yeniden düzenlenirken köylerinin isminin değişmediğini söylüyorlar.
“Neler değişti peki?” diye soruyorum. Anlatıyorlar:
Köyün girişinde bulunan ve köyün sembolü sayılan çınar ağacının gövde kısmından içinin boşaldığını, çocukların dallara çıkarken bu boşluğun içinden geçtiğini ve bu sebeple oluşan oyuğun daha sonraki yıllarda kapatıldığını söylüyorlar.
Hidayet hocanın oğlu Recep Özer’den, rahmetli babasıyla ilgili bir anıyı anlatmalarını istiyorlar hafif gülümseyerek.
__Çınarın dibinde, saatlerce gün döndüren (ayçiçeği) gibi güneşe göre kendini yönlendirdiği vakitlerde babam herhalde 80 yaşlarındadır. Çünkü ben doğduğum da 67 yaşında imiş rahmetli. (Gülüşmeler.) Çemişkezek, Arapkir, Divriği ve Ağın’ın çeşitli köylerinde 20 yıl hocalık yapmış en son Divriği ilçesinin Dejdekar köyünde iki yıldır resmi hocalık yaparken annemin onun yanına gitmemesine içerlemiş ve istifa ederek köye gelmiş, çınarın dibine yerleşmiş. Geliş o geliş... (Gülüşmeler.)
1970 yılları Ramazan ayı… Çınarın yanında Ekrem emmi(amca) alçak damda (çınarın yanındaki evden bahsediyor) sesiz, içinden Kuran okuyor. Alçak damın dibin de, hezanların üstünde (hezan: kesilmiş, kalın, uzun kavak ağacı) on, on bir kişi oturmuş huşu içinde Hidayet hocanın dini sohbetini dinliyor. Hidayet hoca yüksek sesle kelimeleri iyi vurgulayarak vaazına kendini kaptırmışken Ekrem emmi alçak damda Kuran okumasını bitirmiş, damın kenarına gelmiş, aşağıda oturanları kuşbakışı dinlerken hocanın nefes almasını fırsat bilerek aşağıdaki cemaate şöyle seslenmiş: “Annam sizlerin işi gücü yok mu oturmuş bu herifi dinnisiz gağın işize gücüze bakın! Annam evde garız belki sizi bekli! Yav bırakmadız ki şurada mübarek günü bi Kuran okuyam…”
Orada oturanlar bir anda sessizliğe büründüler. Herkes tabii ki hazır cevap Hidayet hocanın ne söyleyeceğini merak etti. Hocanın buna cevap vermesi artık farz diye düşündüler. Hidayet hoca oturduğu yerden kalktı, su harkını karşıya geçti, çınarın gövdesine yanaştı. Yüzünü de damda ayak da duran Ekrem emmiye döndü orada oturanların duyacağı şekilde ve hafif de bıyık altından gülerek şöyle seslendi:
__Geçenlerde Çimen köyünden Kayınpederden geliyorum. “Sarat Başı”ndan aşağı, köye gelirken köyümüzün çok sevilen köpeği Karakuş köyden kaçarcasına “Sarat Başı”na doğru koşuyordu. Yanımdan geçerken baktım Karakuşun morali çok bozuk: “La Karakuş n’oldu? Akşamın bu saatin de nereye gidisin?” dedim. Benim sesime Karakuş gıçını yere koydu bir derin nefes aldı, bir de döndü köye baktı sonra: “Hoca bana darılmayın ama ben bugünden itibaren köyü artık terk edim!” “La Karakuş! Hayrola, ne oldu?” “Valla kusura bakmayın hoca! Sizin köyde Ekrem varken bana yer yook…”
 
Resim-3 Resim-4
Biz gülüşürken çaylar geliyor. Bu sırada Yalçın Seyhun da meydandaki çınarın içinin boşalmasına benzer, köyde nelerin değiştiğine dair önemli sözler söylüyor:
__Yıl 1963. Türkiye tarım ülkesi; köyde her evde inek, keçi, koyun var ama biz okulda süt tozundan yapılan sütü içiyoruz. Daha doğrusu içmek zorunda kalıyoruz. Belki de o yüzden bizim neslin süt içmeye karşı soğukluğu var. O yıllar Amerika bize yardım (!) ediyor: Marshall yardımı… Yağ veriyor okullara; tereyağı yiyen bir topluma, margarin yemeyi öğretiyorlar, zorla…
Bir keresinde giyim yardımı da yapmışlardı. Şansıma şort mu desem don mu desem öyle bir şey düşmüştü. Pamuklu veya penye türünden… Değil giymek içinde benim gibi birkaç kişi saklambaç oynardı. (Gülüşüyoruz.) Kocaman bir şort ve büyük bir ihtimalle de yeni değil. Amcama (Saim hoca -bu köyde hoca çok, başta belirtmiştik-) götürdüm. “Gâvurların donunu mu giyecem!” deyip attı. Hoş giyemeyeceği kadar büyüktü ya…
Çaylarımızı bitirip bir zamanlar o çevrenin el yazması eserlerini içeren en kapsamlı kütüphanesinin bulunduğu eski camiye doğru yürüyoruz. Köy içindeki -çınar dibi gibi- kimi mekânların, köyde belirli süre yaşayan herkesin kafasında, gönlünde bir taraftan ayrı duygular yaşatacağı gibi, öbür yandan da duygu ortaklığı oluşturabileceği aşikâr.
28 Temmuzda (2006) açılışı yapılacak olan yenilenmiş caminin önüne gelirken anlatıyorlar: Köy, ilk kurulduğunda yedi ev olarak kurulmuş. Kuruluşta ilk gelenler Kayışgiller ve Sofugiller olarak bilinir. Cami ve havuz çeşmesinin bulunduğu kısım köyümüzün kuruluş çekirdeğinin atıldığı kısımdır. Tarihi camimiz de buraya ayrı mana ve değer katar. Camii önü köye her gideni sıcak karşılar insanı tarihi muhabbet ve hasretle sarar. (Resim-5)
Değişen şeylerden biri de caminin yanındaki “Havuz”… Eskiden kemerli taş bir yapı iken, devletten alınan çimento yardımı değerlendirilsin(!) diye o güzelim kemerli çeşme yıkılmış ve yerine hiçbir şeye benzemeyen şimdiki çeşme yapılmıştır. (Resim-6) “Allahtan kitabesini atmamışlar” diyorlar.
 
Resim-5 Resim-6
Eskiden un, bulgur gibi yiyeceklerin “petek” de saklandığını; peteğin yukarı doğru genişleyen büyük sepet şeklinde örülerek “çarpun” denen beyaz toprakla sıvandığını; peteğin yukarı doğru genişlemesinin fare, yılan gibi zararlıların oraya girmesini önlediğini ama artık bunun da değiştiğini söylediler. Aradan, “En son Zeynel emmi yapıyordu” sesleri yükseliyor. Caminin yanındaki sekilere oturuyoruz. “Zeynel emmi, zamanının büyük tüccarı… Un, kepek, gübre ne ararsan onda... Ayrıca köyün en duygusal insanlarından biri… Gurbetten gelen birini gördü mü, sarılır başlardı ağlamaya… Zeynep bacının gözleri kapandıktan sonra evin bütün yükü ona kalmıştı” diyor Recep Özer babası Hidayet hocanın arkadaşı Zeynel amcadan için…
Tam bu sırada 1993 yılında Zeynel amca, Mahmut amca ve şu an hatırlayamadığım birkaç kişinin daha bana; buradaki Osmanlı harfli kitapları eşeklerin üzerinde küfelerle taşıyarak mağaralara sakladıklarını, bunun sebebinin de eski harfli olan kitapların yöneticiler tarafından toplanarak imha edilmesi olduğunu söylediklerini aktarıyorum.
Bir an sessizlik oluyor. “Evet”, diyorlar, “Ezanın Türkçeleştirildiği dönemlerde olmuş. Hatta şu an barajın (Keban) altında kalan dereden geçerek ulaşmışlar o Kara Mağaralara, saklamışlar ama tekrar gittiklerinde rutubetten kullanılamaz halde bulmuşlar” diyorlar. “Nerede o mağaralar?” diye heyecanla soruyorum. Mağaraların da oradaki tarihi bir köprüyle birlikte sular altında kaldığını söylüyorlar. (Daha sonra ilçeleri Ağın’ın çıkardığı bir dergi kapağından ulaşıyorum bu mağaranın ve köprünün resmine…Resim-7)
 
Resim-7 Resim-8
Yalçın Seyhun anlatmaya başlıyor bu sefer nelerin suyun altında kaldığını: __Yıl 1974… Şair Enver Gökçe’nin Ahmet Kaya tarafından da bestelenip okunan bir şiirinde söylediği gibi “bir sabah suya gittiğimizi” gördük. “Baraj gelmişti”...Tabii şairin dediği gibi “bir sabah” olmamıştı bu. Yavaş yavaş ve her gün biraz daha derken, “Çaylar” su altında kalmıştı. “Gelecek yıl buraları su basacak” dendiğinde pek de inanan olmamıştı. Bu yüzden vadideki ağaçların çoğu su altında kalmıştı.
Çaylar köy topraklarının “sulu” olan hemen hemen tek bölümüydü. Bu yüzden suya ihtiyaç duyan bitki ve ağaçların tamamına yakını “Çaylar”da yetişirdi. Bol miktarda dut ağacı bulunurdu. Dutlar değdiği zaman (olduğu zaman) çaylara dut sallamaya gidilirdi. Tenekelerle hayvanlara yüklenen dut köye getirilir, pişirilip pekmez, bastık yapılırdı. Bizden önceki zamanda ipek böceği yetiştiriciliği yapılırmış. O zaman dut ağacının yapraklarından da yararlanılırmış. O devirlere yetişemediğimiz için detaylarını bilemiyorum. Çaylarda en bol bulunan ağaç kavaktı herhalde. Devamlı ıslak olurdu kavaklıklar ve güneş ışığından mahrum bir loşluktaydı hep.
Çayda kurulu su değirmenleri olurdu. Bizim köy daha çok Horoç’lu Hamdi’nin değirmenine giderdik. Sabah güneş doğmadan buğdaylar hayvanlara yüklenir, sıra bulmak için erkenden yola revan olunurdu. Köyden azıtılacak kedi varsa kıl heybe veya torbaya konur, o da değirmene götürülüp orada serbest bırakılırdı. Değirmende bulunan farelerle hayatını idame edeceği varsayılırdı. Tabii çoğunun birkaç gün sonra zayıflamış bir halde köye geri döndüğünü görürdük. Giderken yolu görmemesi için önlem alınmasına rağmen içgüdüsel olarak gelir köyü bulurdu.
Diğer bir değirmen de “Matikler”de “Gıranni Hayri dayı” nın değirmeniydi. Bir de yanlış hatırlamıyorsam “Taftu Çayı”nda bir değirmen daha vardı. Çocukken en teknolojik şeyler olarak hayranlıkla izlerdik bu değirmenlerin çalışmasını. Bir de değirmende pişirilen bir ekmek vardı, adına “pağaç” denirdi. Tatsız tuzsuz bir şeydi ve onunla ilgili bir atasözü bile vardı : “Değirmenden gelenden pağaç umulur.”
Çay dediysek bilmeyenler nehir şeklinde algılamasın. Su çok bol olmadığı için her tarafında yüzülemezdi. Bizim köyle Horoç, Hinesik, Gücü, Maşker, Karapahar (pahar=pınar) gibi köylerin bağlantısı çayın üzerinde ayakları taştan örülü ahşap bir köprü vasıtasıyla sağlanırdı. Köprünün altında ise yüzmeye uygun göllerden en uygunu vardı.
İnsanoğlu zamanla alışıyor her şeye, baraja da alıştık. Çocukluk anılarımızı suları altında bırakmasına fazla da üzülmedik. Bize, evlerimize birkaç yıl sonra elektrik olarak dönme rüşvetine tav olduk. Çaylara çümmeye giderken anamız babamız merak etmezdi, çocuk da olsa yüzme bilmese de çayın kimseye zararı dokunmamıştı. “Çaylar”la birlikte “çümme” de bitti. Her yeni şey gibi kendi terminolojisini de beraberinde getirmişti. Barajda “yüzmeye” gidiyorduk artık. “Çümmeye gitmek” “Çaylar”la birlikte baraj suları altında kalmıştı. Baraj gölü kıyısında kavaklıklar olmadı hiçbir zaman, meyve ağaçları da…
“Yenik düşüyor her şey zamana /Biz büyüdük kirlendi dünya” diyordu bir şarkının sözleri. Zaman mı ,”uygarlık” denen şeye mi yenildi bilmem ya bizim “Çaylar”, çocukluk anılarımızla birlikte barajın suları altında kaldı. Yeni istilacımız, davetsiz misafirimiz hazırlıksız yakalamıştı bizi. Gidenin argümanları onunla kaybolmuştu, yeni gelenin argümanlarını insanlık tarihinin çok önceki dönemlerine ait deneysel metotlarıyla bulmaya çalıştık. Yürüyerek gittiğimiz yerler bizim için artık “karşı” olmuştu. Geçebilmek için “sal”ı icat ettik. Sal uygarlığın çok önceki dönemlerine ait bir buluştu şüphesiz ama olsun, biz yeni bulmuştuk. Korka korka da olsa bindik binmesine ya kadim dostlarımız yük taşıma aracımız atları, eşekleri buna alıştırmak hiç de kolay olmadı.
Her şey zamanla olağanlaşıyor. Şimdi feribotlar, motorlu kayıklar geziyor sularımızda. Sürat motorları için ise geç bile kaldık. (Resim-8)
 
Pul Köyü Erkekleri Pul Köyü
Durmuyor Yalçın Seyhun:
__Yalnızca birinci sınıfı okumak nasip oldu köyde. Daha sonra ver elini Elazığ. İkinci sınıfa gittiğimde okuma yazmayı sökememiştim ama henüz Anadolu liseleri olmadığından (icat olmayanlardan biri de oydu) pek de önemsenecek bir şey olarak algılamadık. Önümüzde uzun yıllar vardı ve hiçbir şey için geç değildi. Koşturarak geçmiyorduk hayatın içinden. Sindire sindire yaşıyorduk, acelemiz yoktu. Oyuncaklarımız şimdikilerle kıyaslanamayacak kadar azdı ama oyun zamanımız boldu. Televizyon icat olsa bile bizim henüz haberimiz olmadığından oyun alanımız ev değildi. Köyde zaman yavaş geçiyordu, biz de sindire sindire yaşıyorduk çocukluğumuzu. Hayatımızın ıskalamadığımız bir bölümüydü çocukluğumuz.
Ben susuyorum…
Metah ÇAKKO
|