BULENT_GARiBOGLU - "aşıkların bAŞKadır yOLu..." - Blogcu



"aşıkların bAŞKadır yOLu..."

6/3/2007 - gece güzeldir...

*Fotoğraf Ahmet KOÇAK

gece güzeldir. .

Fatih Yılmaz için


''SIĞINACAK HİÇBİR ÇATIM YOK/YAĞMUR DA GÖZLERİMİN İÇİNE YAĞIYOR. . . ''

 

Yağmur kirpiklerime, saçlarıma, yüzüme, sırtımdaki eski paltoya da yağıyor. Az önce kapıyı vurup çıktığımda aklıma bu dizeler gelmişti. Sığındığım, dahası bir sığıntı durumuna düştüğüm o evden sessizce çıktım. Bazen çekip gitmek en iyi çözümdür. Konuşarak sorunları halledebiliriz istasyonu çok gerilerde kalmıştı ve zaten bu sözler sadece aptalların inandığı bir yargıydı artık. . . Sorun bir insanlık durumunda düğümleniyordu. Varoluşumuzla ilgiliydi çaresizliğimiz. İletişim konusunda mağara adamından daha parlak değildi aslında halimiz. Gevezeliğin, bitip tükenmeyen konuşmaların ve bunun için ortaya çıkan teknolojik gelişmenin sağladığı her türlü imkana rağmen insanlar birbirlerine ulaşamıyordu işte. Ters giden bir şeyler vardı bu konuda. Aslında bütün yaşamımızda tıkanan, işlemeyen gereksiz parçalar vardı. Birilerine bir şeylere kızabilirdik fakat mesele bu değildi. İNSAN GİTTİĞİ HER YERE HUZURSUZLUĞUNU GÖTÜRÜYOR, ORAYI DA İÇİNDEN ÇIKILMAZ SORUNLARIN BATAKLIĞI HALİNE GETİRİYORDU. Aslında durumumu dramatize etmek istemiyordum. Sapsarı, üşüten güz akşamı, bu şehir korkutuyor beni. Vahşi bir ormanda kaybolmuş bir çocuk kadar kırılgan hissediyorum kendimi. Her çıtırtıya, her harekete duyarlıyım. Neden basıp çıktım oradan, büyüyen sessizliklerden mi, sevgiyi solduran kuşkulardan mı, yoksa gündelik hayatın çiğ gerçekliğinin insanı her zaman yaralayan-sonunda da öldüren-saldırılarından mı. . . Hepsi ya da hiçbiri. . . Hem ne anlamı vardı az önceyi düşünmenin. Hangi sözcük, hangi şiir, hangi felsefi metin, kocaman bir sehrin ortasında yapayalnız kalmış, evi teredip giden, sakalları uzamış kırgın bir adamın iç kanamasını durdurabilirdi ki. . . Bay RİLKE o yağmurlu romantik sözleri eminim bir şöminenin başında devasa bir şatoda yazdınız. Oysa benim gibi bir solucan için durum pek iyi görünmüyordu.  

İNSAN HEP BİR ADA ARAR. İÇİNDE HUZURLA SALINACAĞI, GÜNEŞLİ YOLLARINDA GEVEZELİK EDECEĞİ, ÖLÜMÜN, SOĞUK RÜZGARLARIN, YALNIZLIĞIN, BIRAKILMIŞLIĞIN DOKUNAMAYACAĞI BİR ADA. . . NE BÜYÜK YANILSAMALARLA YOLCUDUR İNSAN, KARNINI DOYURUP ISINDIĞINDA, BU ONA YETMEZ, KENDİNE DERTLER ARAR. FELSEFEYİ, SANATI, ESTETİĞİ KARNI DOYMUŞ, ISINMIŞ BU CANI SIKILAN ADAMLAR KURMUŞTUR. Yaşamın kaba gerçekliği bazı ruhlara yeterli olmaz, doğadaki hamuru alıp müziğe, şiire, sözcüğe, felsefeye dönüştürür. İyi ki de öyle olmuştur ama muzip bir adam çıkar ve şunu sorar size: Açlıktan ve soğuktan sabaha kadar ölmememi hangi cümle, hangi yüce ruhlu müzik önleyebilir. Eğer siz de en az bu beyefendi kadar iyi bir mizah duygusuna sahipseniz, ''ne güzel işte harika bir melodiyle göçüyorsunuz öbür tarafa'', dersiniz. . . İşte bunları düşünüyordum  yürürken. Ben de daha bir kaç akşam önce, elimdeki kitaptan parçalar okuyup, asla benim olmayan dertlerimle uzak ufuklara bakarken gerçek yaşamdan ne kadar kopuk, sanal bir dünyada olduğumu anlıyordum.  

Rüzgar çaresizliğimi anladı, daha küstah tokatlarını indiriyor. Sahile bakıyorum, karşı kıyılar seçilmiyor. Bir kaç gemi kederle geçiyor karanlık sulardan. Kendimi durağa attım. İşte, dedim, sığınacak bir çatım oldu benim de. . . Yine de gülümsedim. Kimsecikler yok. Yol yağmurda ıslak, parlıyor. Hızla geçiyor otomobiller, otobüsler. . . içlerinde gidecek yerleri olan talihli insanlar. . . Yine gülümsüyorum, bu sefer biraz daha tedirgin, epeyce hüzünlü. . . Durağın reklam panosunda bir çift: güler yüzlü yaşam dolu bir erkek ve ışıl ışıl son derece güzel bir kadın, paralarına hangi bankanın daha fazla faiz verdiğini anlatıyor. . . Benim cüzdanım bana sadece endişe veriyor, dedim. Bir kez daha okuduğum şeyler geldi aklıma: Özgürlük, varoluş, özne, iktidar , vs. . . Ne kadar uzundu halbuki kitaplarla hayat arasındaki köprü. . . Dahası belki köprü bile yoktu, ikisi çok uzak kıyılardı. . .  Buradayım ve üşüyorum, param yok , nereye gideceğimi bilmiyorum. . .  

Bir kaç otobüs durdu, gitti. Bir kadın: yorgundu, baktı geçti. Biriniz alıp götürün beni. . . Çığlığımı kim duyar. . Ey ölü filozoflar, ey büyük kalemler. . . diye içimden haykırıyorum, bana geceyi geçirmek için ne tavsiye edersiniz. . . Sadece yağmurun kederini duydum ve önümde duran otobüsü. Atladım. İçerisi sıcaktı ve boş. Her gün bindiğim otobüs, her kıvrımını tanıdığım sahil yolu, her ağacını, her evini ezberlediğim, artık bütün yazılarını okumaktan bıktığım iş yerlerinin vitrinleri ve deniz, bana şimdi düşmanlık dolu, yabancılık dolu gözlerle bakıyordu. ''Sen de kimsin, burada ne işin var. . . ''diye paylıyordu beni. Pencereden baktım koyu lacivert sulara, sahilde unutulmuş ıslak banklara ki daha bir kaç hafta önceki halini düşündüm buranın: Bir iki yaşlı adam oltalarını denize atmış sohbet ediyor, küçük radyolarından müzik dinliyorlar, köpeğini gezintiye çıkarmış güzel bir kadın ağı ağır yürüyüp denize bakıyor, sonra durup sigarasını yakacak, az ötede taşların üstünde  okul kaçgını aşıklar şakalaşıp gülüşüyor, denizden büyük bir tanker-kiremit rengi ve gri-ağır kibirli geçiyor. . . Uzaktan boğaz vapurlarının boğuk düdükleri. . .  

İşte bunlar hiç yaşanmmamış gibi. . Bunca görüntü bunca ses nereye gidiyor? Bir kumsaati kesinliğinde görüyorum uçan zamanı: Telaşla, bir yere bir şeye yetişir gibi, cisimlerin, kütlelerin, denizin, şehrin, bütün anıların, acıların, olmaların, gitmelerin, tıkanmuşlıkların, hiç bitmeyecek sanılan gündelik saadetlerin, durmanın, yürümenin, gözgöze gelmelerin, sevişmenin, , hüzünlü ya da neşeli şarkıların, gözyaşlarının, tutkunun, kör şehvetin, nefretin ve tiksintinin, bırakılmışlığın, gidenlerin, dönemeyenlerin, kalanların, kalmayı düşünmeyenlerin, rüyaların, cinnet anlarının, cinayet planlarının, trafiğin, kilitlenmenin, evi terketmenin, yağmurun, çürüyen yaprakların, acımasız rüzgarın, şimdi bunları düşünmemin, zinnimin, bütün kılcal damarlarımın ve ne olduğumu, ne olacağımı bilemememin üstünden umursamaz, bir demir katılığında GEÇEN ZAMANI. . . HER ŞEYİ BİR ANDA SAÇMALIĞA İNDİRGEYEN, SAADETİMİZE DE FELAKETİMİZE DE GÜLEN, CİDDİYE BİLE ALMAYAN, HER OLUŞUN HER BULUNUŞUN ÜSTÜNDEN UMURSAMAZ, UZAKLARIN DA ÖTESİNDE KÖR, KATI ZAMANI. . .  

Onun dışına çıkmanın bir yolu yok muydu, bu simyayı bulan hiçbir insan gelmemiş miydi yeryüzüne? Ölümle mi cevabını buluyordu bu sorular. Belki de gözümüzün önünde bütün sadeliği ile bekleyip duran bir gerçek vardı da biz göremiyorduk onu. Acaba peygamberlerin, azizlerin, velilerin ve şamanların haber verdiği bilgiler bu bir türlü anlayamadığımız olgularla mı ilgiliydi. . . Bütün o kurallar, ritüeller, çile uygulamaları bize bıraktıkları gizemli simgesel metinler, zamanın dışında varolmak isteyen bir yolcu için ipucu görevindeki işaretler miydi yoksa? . . İnsan günlük yaşamın sığ sularında boğulup, yıllarını saçma sapan bir sürü işle geçirebiliyordu ve bu bana çok aptalca bir trajediden başka bir şey değilmiş gibi geliyordu. Kişiyi tüketip bitiren modern yaşam tarzı derinleşmeye, yoğunlaşmaya uygun değildi. Her şeyin üstünden anlamsızca bir geçiş söz konusuydu. Akşam saatleri yorgun kervanlar gibi geçiyor ve uykunun teselli eden avutan kucağında bütün bu şeyler unutulup gidiyordu işte. . . Hem derinleşip sabahlara dek düşünsen ne olacaktı sonra, doğruydu o söz: efsane söyleyip uykulara dalmıştı herkes, hiçbir sorunun cevabını vermeden yeraltında sonsuzluğa karışıp gömülmüşlerdi. . . Tam kaloriferin olduğu koltuğa oturmuşum, ayaklarımdan bütün bedenime gevşetici bir sıcaklık, ''şu düşündüğün şeyler sadece saçmalık, kitabi ukalalıklar, tek bir sorunun bile cevabını bulamazsın. . . ''diyen içimde çok derinlerdeki bir sesi duydum. . . ''şu varoluşumuz. . . ''dedim-yine başlamıştım işte-Aslında varolduğumuz da bir iddiadan başka bir şey değildi-tanrım ne kadar kırılgandı ve bir kelebek kadar narindi şu zavallı ömrümüz. Bir diş ağrısı bile yetiyordu işte gecemizi zehirlemeye. . . Sözler vardı,  bir türlü bitmeyen sözler. . . Bazen bana öyle geliyordu ki kurduğumuz uygarlığın en büyük sorunuz dilimizdir; birbirimize ulaşamamızın gerçek sebebi de. . . Biz cümleleler kurup anlaşdığımızı sanırken acaba bir şekilde kaosu mu derinleştiriyoruz. . . Kaos. . . uygarlık. . . demek bayağı keyiflenmiş olmalıyım, iyi gelmişti otobüsün sıcacık havası. . . Saate baktım. Yağmur devam ediyor. Düşüncelerimden sıyrılıp karar verdim: Kenan'a gidecektim. Memleketten arkadaş, uzaktan akrabam Kenan. Arasıra görüşürdük, aynı üniversitede okuyorduk ama epey bir zaman geçmişti galiba birbirimizi görmeyeli. O fare deliği gibi berbat bodrum katına bir kaç kez uğramış ama gecelememiştim. Burada iti bağlasan durmaz, dediğim yer tek umudum olmuştu. Ya evde yoksa, ya başka biri geldiyse. . . Otobüsten inip yürümeye başladım. Yağmur hafiflemiş, su birikintilerine basmamak için atlaya zıplaya komik bir yürüyüş buldum. Sokaklar tenha, evi bulabilecek miyim. . . Birbirlerine yaslanmış da öyle ayakta duruyor gibi görünen  apartmanların arasından dar sokaklara saptım. Yer çizgisinin altında bodrum katı, ışık yanıyor. . . Kapıdaki zil dağdağasıyla uğraşamam, ne de olsa aynı toprağın çocuğuyuz, camı tıladım. Artık çaput gibi olmuş perdeyi aralıyor, gülümsüyor tam da kim olduğumu bilmeden, kapıyı işaret ediyor, sarılıyoruz:  
-Hayırdır oğlum sen bu saatte burda? . . .  
İçeri şöyle bir göz atıyorum:  
-Uzun hikaye. . . boşver, kimse yok mu?  
-Kim olacak oğlum ben varım ya. . .  
Oh diyorum, evin perişan hali umrumda bile değil. Geceyi beraber geçireceğim kirli çekyata sevgiyle bakıyorum. Kenan saçı sakalı birbirine karışmış, eee. . . der gibi bakıyor. Konuşuyoruz: Daha doğrusu o anlatıyor ben dinliyorum. Duvarda Che Guevera posterleri, heryerde sosyalist dergiler, bildiriler. . . Kenan çoktan ''devrimci''olmuş, bana da heyecanla yeni hayatına ait şeyleri anlatıyor, mülkiyet, öncü gençlik, yaşam pratiği. . . daha bir sürü ideolojisine-zindanına mı demeliyim-ait onlarca kavramın içinde geçtiği ateşli bir konuşma yapıyor. Kenan tam bir militan gibi konuşuyor. Fakültede aktifmiş, bir iki kez gözaltına alınmış-bunu söylerken gözleri ışıyor-kampüsün sorumlu lideriymiş, falan. . . Militanlardan hoşlanmam. Sıkıcı ve takıntılı tiplerdir. Bir çocukluk hastalığıdır sözkonusu olan ve buna hassas bünyeli sorunlu çocuklar yakalnır. Odaya bakıyorum: Berbat. . . Köşede eski ısıtıcı buharlarını üfleye püfleye çalışıyor. Su haznesinde azalan suya bakıyorum, Kenan durmadan konuşuyor ve ben o suda boğuluyorum. . . Ben bir çay koyayım, deyip bir kişinin ancak girebileceği mutfağa gidiyor. Gelip oturuyor karşıma. Benden bir açıklama bekliyor. Kaldığım evi terk ettiğimi basitçe geçiştirerek anlatıyorum. Hiçbir siyasi olayla ilgilenmediğimi ve zaten bunların da umrumda olmadığını söylüyorum. Sadece okulu bitirip bu lanet şehirden defolup gitmenin en büyük ve tek planım olduğunu da ekliyorum. Kenan canı sıkkın uzun bir nutuk daha atıyor. Ne ''ot''luğum lalıyor ne ''sistemin adamı''oluşum. . Karşımda izin verilse bir gecede dünyayı düzeltecek bir adam duruyor. Sesinde kesinlemeler, emredici öğreten adam, aydınlatan abi havaları, kafam yavaştan bozulmaya başlıyor. ''Bu ülkeyi, bu ezilmiş yoksul halkı kurtarmak istiyoruz, her türlü sömürünün  bittiği kardeşçe bir düzen için varız. . . Sosyalizm, güneşli günler, özgürlük, aşk ve devrim. . . Kusacak gibi oluyorum. . . .  

Kim bu ülkede ''kurtarmak. . . , kardeşlik. . . gibi sözcüklerle konuşsa, orada iyice derinleşmiş bir pataloji görürüm. Beni ürkütür bu. Şu berbat delikte farenin biri çıkıp bütün ormanın kurtuluşundan söz edebiliyor. . . Hem de kendi karnını bile doyurmaktan aciz bir tarla faresi. . . Anlaşıldı, onunla bir şovalye ağırlığında değil bir Moğol savaşçısı gibi konuşacağım: Ben, dedim çok duydum bu palavraları. . . Daha kendi kıçını kurtaramamış sorunlu çocuklar ülkeyi kurtaracak öyle mi. . . Bu masallara senin abilerinde kanmıştı bir zamanlar. . . Sonra ne oldu. Sokaklarda birbirlerini boğazladılar. İşte senin gibi konuştu birileri, bir gecede sosyalist olundu, bir günde devrimci kesildi, 20 yaşındaki birinin söyleyeceği hiçbir siyasi söze inanmam dostum. Kurtarmak istedikleri halk onların yüzüne tükürdü, terörist, anarşist dedi. Sanki halkın da çok umurundaydı kurtarılmak. Sağ-sol diyerek bir koca toplum hastalıklı bir ateşin içinde, yoksulluklarla boğuştu. . . Bu ucube kelimelerle hayat geçmez oğlum, onun bunun değirmenine su taşımanın ne yararı olacak sana. . . Şu derginin adına bak-elime alıp sallıyorum-: Öfke. . . öfkeymiş. Öfkeyle ne yapılır dünyada. . . Senin devrim dediğin şey yüzyılların sıçramaları, birikimleriyle, tarihsel mayalanmalardan sonra gerçekleşir ve fakat senin safça inandığın gibi de her yer güllük gülistanlık olmaz, devrimlerin sonuçları da belki yüzyıllar sonra anlaşılır. Sen de şu zır cahil mollalar gibi kendi cennetinin hayaliyle sarhoş olmuşsun. . .  
Burada kestim. Kenan kinle bakıyordu yüzüme. . . Yok edilmesi gereken biriymişim gibi. . . Daha ateşli, her türlü hakaretin üstüme yağdığı bir saldırı konuşmasının içinde buldum kendimi. Kenan deliye dönmüştü.  
-Palavralarını kampüse yeni gelmiş yoksul köylü çocuklarına anlat, diye kalpsizce karşılık verdim. Kenan öfkeyle kalkıp mutfağa gitti, devam ediyordu konuşması. . . ''Anlıyorum. . . anlıyorum seni Kenan. . . ''dedim içimden hüzünle. Bu delikte yaşamak için insanın bir cennet düşünün olması gerekir. .  

Paltoma uzandım. Gittiğim her yeri zehirliyordum işte. . . Susup dinleseydim ne olurdu sanki. . . Her şeyi tepmiştim, iyi kötü yatacak bir yer ve sımsıcak bir bardak çay. . . Ama özgürlüğün acı tadını daha çok seviyordum. Ve o her zaman fazlasıyla bedel isterdi insandan. Kapıyı çektim. Sokak  sessiz. Bir kahkaha ensemde. Ürperdim. Arkama döndüm: İstanbuldu. . .  

ANKARA-2006

Bülent Gariboğlu

 

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

6/2/2007 - taşra hikayeleri-1

kasaba kasvetlidir

 

arkasından bakıyorum,beni terkedip giden bir sevgilinin ardından bakar gibi, seyrediyorum uçup giden zamanlarımı,olmamış mevsimlerime ağlıyorum,olmamış çocuklarıma...yıllar sonra gelinen babaevlerinin ürpertisi içindeyim,oysa dönülmemeli bırakıp gidilmiş garlara,orda ölü anneler bekler adamı,gölgeleri dolanır ayyaş babaların,kokusunu duyarsınız evde kalmış ablaların...mevsimler...mevsimler...ben sahi hiç oldum mu sizinle...sarardım mı güzlerinde,terledim mi sarı sıcaklarında upuzun yazların...kimse yok şimdi,gar ıpıssız,yoksa ben mi göremiyorum insanları...peki bu çocuk sesleri nereden geliyor,bak işte gülüşüyorlar,hadi hadi diyor biri koşalım,kasabadan uzaklara...şu tepelere doğru...bir iki adım atıyorum,çocuklar neredesiniz,bekleyin beni...sesler kesildi..gittiler,yoklar...olsun,ben de gidiyorum arkalarından....

                                          * * *

sonsuz göklere bakıyorum,upuzun,masmavi,yemyeşil göklere...bulutlar dedemin sakalından daha beyaz,türkçe kitabındaki çocuk gibi ben de yarışıyorum rüzgarla,dünyanın en güzel yağmurları bu topraklara yağıyor,evimizin önünde çıldırmış erik ağaçları,kasabanın altından geçen boklu derede kurbağalar vırak vırak sabahlara kadar ne söylüyor ,''oğlum''diyor Necmi sümüğünü çekerek: ''bunlar var ya dua ediyorlarmış sabaha değin,valla billa Ekrem hoca söyledi oğlum,inanmıyor musun yoksa...''
Necmi, hocaya gidiyor hergün,en iyi arkadaşım ''sümüklü Necmi''  bi bana kızmıyor böyle söylediğimde,arasıra ayartıyorum,camiden kaçıp,akşama kadar ayak basmadığımız mahalle,yağmalamadığımız meyve bahçesi kalmıyor.kasabanın az üstünde tren istasyonu,dumanlar içinde geçip giden ıssız vagonlar ,yarışıyoruz,el sallıyoruz pencerelerdeki kederli bakışlı yolculara,kasabanın serseri çocukları gibi  taş da atmıyoruz,fatma öğretmen öldürür bizi,istasyonda necmiyle kovboyculuk oynuyoruz,büyüyünce tren soyacağız mutlaka,her şey neden tozlu,her yer neden böyle ıssız,annemin gittiği günkü gibi...

yine böyle bir gün  Ekrem hoca yakaladı beni,attığı tekme yüzünden kafamı musalla taşında yardım,Necmi ne çok ağladı,ben donup kalmıştım,öylece elimdeki kana bakarak...dedem sağlık ocağında kafamı sardırırken de hiç ağlamadım,aferin dedi hemşire abla,ne kadar da yiğit bir çocuk,upuzun kahverengi saçları vardı hemşirenin,boklu derenin kıyısındaki söğütlerin kokusunu duydum....oysa yiğit değildim ben,suratsız Ekrem hoca rüyalarıma giriyo,upuzun yeşil cübbesiyle,kömür gibi kapkara sakalıyla cami avlusunda beni kovalıyor,kafir veled,melunnn..diye bağırıyor,ter içinde uyanıyorum,başucumda ablamın kokusu...tamam,geçti yavrum diyor,cennet gibi güzel sesi,anneme benziyor...

kurbağaları da sevmiyorum,vırak vırak vırak her gün ne dua ediyorlar,yarın tatil, Necmiyle sabah sapanları alıp dereye iniyoruz,mahallenin en iyi sapanı bende,abim davun ağacından yaptı,hem de ateşe tutup kavurdu,yanık kırmızı rengini çok seviyorum.kurbağalar sustular''oğlum istersen gidelim,bekir emminin elmalığa gidelim,Ekrem hoca günah diyo,Allah bizi cehenneme atar...''dinlemiyorum onu,suyun üstünde yapraklar, şişman çirkin kurbağayı görüyorum,Ekrem hocaya benziyor,taşı fırlatıyorum,vırk diye bir ses,suyun üzernde sırtüstü düşüyor kurbağa,''öldürdün oğlum zavallıyı,ya onun da annesi babası varsa,cehennemde yanacaksın...''bir garip oluyorum,ölü kurbağanın beyaz karnına bakıyorum,nasıl başım dönüyor,midemde bişey yükseliyor,Necminin üstüne
kusuyorum...necmi bağıra çağıra küfrediyor,zır zır ağlıyor,sümükleri sel olup taşıyor,''ne yaptın oğlum,annem kafamı kırar odunla...seni öğretmene söyleyeceğim işte,diye bağırıyor arkamdan..bu tehdit ömrümün geri kalan kısmını tımarhanede geçirmem için yeterli.fatma öğretmenin  ince, titreyen elini kulağımda hissediyorum,bir kaç gün önce yediğim tokat şaklıyor yüzümde...

bu ilk cinayetim.Ekrem hocayı görüyorum sanki,kocaman elini bana doğru sallıyor,parmağı beni gösteriyor,melun melun,bağırıyor,Allah, diyor o kara bulutların arkasındaki Allahı çağırıyor işte yine,bana kocaman taşlar atacak olan Allahı...derenin kıyısına,otların arasına çökmüş Necmi sümüğünü çeke çeke ağlıyor,üstü başı leş gibi,yüzüm sapsarı,onu öylece bırakıp kaçıyorum,gökler yürüyor,başımın üstünde kırlangıçlar,ölü kurbağa mı geliyor arkamdan,Ekrem hocanın sakalları mı ensemdeki dikenler,kaçıyorum,kaçıyorum,duyuyorum orda,kurbağalar beddua ediyor,kalbim atıyor, incecik kaburgalarımın altında güm güm öten,hep o beyaz renk,kirlenmiş beyaz,Necminin annesinin yaptığı yoğurtlara benziyor,daha da artıyor tiksintim,burnumdan ağzımdan acı sular geliyor,yerlere yuvarlanıyorum.sarı dikenlerin arasına düştüm,kokusunu alıyorum otların,dilimde toprak tadı,necmi beni yakalayamaz,ekrem hoca bulamaz,ama orda bulutların arasındaki gözler,hep görüyor beni,korkuyorum,ellerim başımda, taşlar yağacak üstüme,annemin evden gittiği günki kokuyu duyuyorum,babamı ağlarken gördüğüm akşamki kokusunu da...

ağlamak istiyorum,boğazımda kuru ekmek gibi bişey,yutkununca acıyor,annemi düşününce de böyle,ağlasam,ağlasam o zavallı kurbağa dirilir mi,yosunların içinde  vırak vırak vırak...koşuyorum,nefes nefese koşuyorum,yemyeşil buğday tarlalarından,kurumuş dere yataklarından geçiyorum,ter içindeyim,saçlarımdan buharlar,kimse yetişemez bana,ne necmi,ne o şişko kurbağa,ne de ekrem hocanın gökte oturan sinirli tanrısı...

kasaba gerilerde kaldı,ağaçların serin gölgelerinden,kuş cıvıltılarının arasından rüzgari duyuyorum,yaprakların hışırtısını,soluk alıp verişimi,tren düdüklerini, ayaklarımın altında çıtırdayan yeri,acı olan bir koku yok burda..uzanıyorum,güneş lekeleri düşüyor yüzüme,çok yorgunum...

uyumuşum,ve her şey susmuş,içimdeki gümbürtü,kuşlar,kavakların hışırtısı,her şey.

                                       *  *  *
o yıl yaz erken geldi kasabaya,kocaman damlalı yağmurlar boklu derenin suyunu kabarttı,kurbağaların şarkıları bitti,necmiy'le o gün hakkında hiç konuşmadık,babası hacıydı arkadaşımın ve okuldan artan zamanları tamamen ekrem hocanın yanında geçmeye başlamıştı,arasıra demiryolunda yürüyüp konuşuyoruz,artık trenleri soymayı düşünmüyor necmi,günler geçiyor,konuşmalarından kıpkızıl alevler,kapkara dumanlar yükseliyor,bana uzun uzun büyük bir zevkle kabir azabından,münker nekirden,azrail diye bir ölüm meleğinden,ve daha bir sürü anlayamadığım beni korkutan şeylerden sözediyor,en sert hadislerle en tehditkar,içi cehennem,alev dolu kelimelerle kırbaçlamaya bayılıyordu beni ,onunla yaptığımız şeyleri artık tekbaşıma yapıyorum,istasyonda banklara oturup tren bekliyor,sığırcık avına gidiyor,derenin  kıyısında   uzanıp  sulara çiçek atıyorum,akşamlar yok,sabahlar yok,zaman yok henüz,sular ağır ağır akıyor,suların aktığı yerleri düşünüyorum,ölüp giden kurbağaları,...

leylekler geldi,kasabanın üstünde uçup duruyorlar,yağmurlar dindi,mahallemiz toz içinde yine,uzak tepeler sapsarı buğday tarlaları,okullar kapandı,bir oh çektim,karnem idare ediyor,üç ay kuşlar kadar özgürüm,ne kitap ne defter,ne fatma öğretmen ve onun sinirli elleri,bunları sonsuza kadar necminin gidip de görmüş gibi anlattığı cehenneme göndermek istiyorum,babam artık her akşam sarhoş geliyor eve,abim yeni açılan kereste fabrikasına girdi,yüzünü bile görmüyorum,ablam berbat yemekler yapmaya devam ediyor,odasına kapanıp fotoroman okuyor,bazı akşamlar bana gelip sarılıyor,ağlıyor,buna katlanamıyorum,o da annem gibi kokuyor işte...

                                                      *  *   *

gökte ay kocaman oldu,eriyip gitti sonra,geceler bir yudum,uzun gündüzler de dağların ardında kayboldu,içimde,karnımın üstünde deli bi korku,yaz bitti,kış hazırlıkları içinde kasabalı,mahalleler kuşburnu,salça kazanlarıyla doldu,istasyonda kimse durmadı,bir kaç ihtiyarı mezarlığa yolcu ettik,dedem zaten ölümsüz,her şey aynı,eylül de geldi,okulla ilgili bütün korkularım, o cehennemden nasıl oldu da döndü,anlamadım,akşamları bir türlü ısınamıyorum,son özgür zamanlarım,belki geçen yaz fatma öğretmen ölmüştür,tayini çıkmıştır,boş hayallerim,necmiyle zaten görüşemiyoruz,hasta olduğunu duydum,önemsiz dediler,o akşama kadar...dedemi ablamla konuşurken duydum,necmiyi ankaraya götürdüler,kan kanseriymiş,ağırmış,geç kalınmış,akşama sabahaymış...kanseri duymuştum ve mutlaka ölümle ilgili olduğunu da,içimde kurbağayı öldürdüğüm anda duyduğum korku,banyoya atıyorum kendimi,öğüre öğüre...bu..bu...bu da necminin kokusu...

günlerce yattım,sonraki günlerde hiç dışarı çıkmadım,necmiden bunu beklemezdim,o da bir akşam-tıpkı annem gibi-o kara trene binip gitti işte,başka bişeye inanmıyorum,cennete gittiğine de...

bekliyorum...
biraz daha...
sonra ben de gideceğim uzaklara....çok uzaklara...

Bülent Gariboğlu

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

1/12/2006 - son ya da başlangıç

"Ahmet Koçak için..."

SON YA DA BAŞLANGIÇ

 

ZELHA GELMEDİ ama mutlaka gelecek. . .  
lojmana gidip yıkanıyorum,  artık hangi su arıtabilir beni. . .  
kur'an okuyup,  namaz kıldım, birkaç parça eşyam, valize dolduruyorum, kitaplar burada kalacak.  
derin rüyasız bir uyku. . .  
cemaate hiç bir şey söylemiyorum,  namazı kıldırıyorum,  işte gittiler,  gün ağarmadı daha,  avluda sessizce adımlıyorum,  ayaklarımın altında çınar yaprakları,  ıslak,  demek gece yağmur sepelemiş, lambalar söndü, odaya dönüyorum,  cübbem sarığım, özenle katlıyorum, bir ölüye yapılan son görevdeki incelikli törensel hareketlerle, avlunun demir kapısını kapatıyorum, hüzün değildi hissettiğim, tek bir duyguyla açıklanamayacak denli karmaşık şeyler, ne önemi var şimdi bunların, kimse görmesin beni, bir iki meraklı ihtiyar yolumu kesmesin, geldiğim gibi sessizce giderim. . . Yusuf değilim ben, Yusuf değilim. . .  

ilk otobüsle gerilerde kalıyor kasaba, cebimde istifa dilekçem. . .  

başımı cama dayıyorum, omzuna yaslanacak bir dostum olmadığına göre,  belki  bu da benim hatamdı, diğer yaptığım aptallıklarım gibi. . . akıp giden boz tepelere bakıyorum, sapsarı harman yerlerine, zelhanın yüzünü görüyorum her yerde, günah sevap defterimde seni nereye kaydedeceğimi bilemiyorum, benim sevgili suç ortağım. . .  

sonra. . .  
sonrasını kim bilebilir. .  
ben abdullah. . . sadece bu, sıfatsız, isimsiz. . . biri. . .  
içindeki acı suyun farkında olan bir çocuk,  
BÜTÜN FETVALARIMI YAKTIM,  
çıkınımı topladım, yola koyuldum, hikayem burada bitiyor. . .  

 

*   *  *

2 AY ÖNCE
MAYIS SONLARI

Cemaat dağıldı, cemaat dediğim bir kaç ihtiyar, bir iki çocuk, kasabanın dindar ailelerinden tek tük gençler, hakkımda ne düşünüyorlar, bana alıştılar mı, bilmiyorum. yaz gecesi, lacivert gökte yıldızlar ışıl ışıl, tenha sokaklarda belli belirsiz ayak sesleri, erkenden yatıyor kasabalı, düğün falan olduğunda başka,  o zaman sabahlara kadar davul zurna, arka sokaklardan naralar, peş peşe havaya sıkılan mermilerle küçük bir şehrayin yaşanıyor burada, gündüz içe atılan nice duygu,  karanlık basınca yavaştan kımıldanmaya başlıyor, bazen de geç saatlerde bir iki sarhoş, hedefi belirsiz, birilerine ya da bir şeylere küfrediyor, sonra sessizlik, her şeyin ölümlerin, düğünlerin kavuşmaların ve bitişlerin ardından gelen. . . yumuşak rüzgarın dallarda dokunuşları, bazı uykusuz baykuşlar, uzak çiftliklerden köpek havlamaları. . .  

bu gece  çok sakin, diğer tüm geceler gibi aslında,  ben bu caminin imamı,  kasabaya geleli  bir kaç gün oluyor, pek alışık değiller bu kadar genç bir imama, bazan hocaefendi, kimi imam efendi, nadiren de hocam diyorlar, bekar olmamı yadırgıyorlar biraz, daha önce gelenlerin hepsi evli barklı adamlarmış ve tabii yaşlı, ben biraz çizgi dışıyım bu anlamda, ilk günler mesafeli bir saygı içindeler, ilk cuma, ilk hutbe, sanırım yavaş yavaş kabulleniyorlar, okuduğum kur'anı beğendiklerini hissediyorum-sesim güzeldir, hitabetim de-akıcı, düzgün - verdiğim vaazlara bayıldılar, belli etmeseler de. . . camiye bitişik lojmanıma cemaatten gelenler oluyor, cevaplarını kendilerinin de bildiği sorular yöneltiyorlar bana, beni tartıyor, oturmama, bakışlarıma, notlar veriliyor, hissediyorum, hadi oradan diyorum onlara,  daha ne biliyorsunuz ki, beni ne tanıyorsunuz ahmaklar, cahil kasabalılar, ilahiyatın en parlak öğrencilerinden biri olduğumu nereden bileceksiniz, bütün arkadaşlarım hatta hocalar bana geleceğin büyük alimi olarak bakıyorlar. . . dı. . . sonra, sonra ne olmuştu sahi, onca kitaptan onca yoğun eğitimden sonra ne oldu, okudukça kabardı kibrim, hocalarla bile polemiklere girip onları mat ettiğimde, öfkeli terli yüzlerini gördükçe, İÇİMDEKİ SEVİNÇ BÜYÜLEMİŞTİ BENİ, olur olmaz konuşuyor, sivri dilim, inanılmaz birikimimle kısa sürede onlarca düşman kazanıyordum, şifa bulmaz yaralar açıyordum insanların benliğinde-ah bu affedilmez bir suçtur bilirim-siyasi konularda dergilere hırçın yazılar yazıyor, gösterilere katılıyor, en hızlı gruplarla düşüp kalkıyordum, son sınıfa geldiğimde siyasi şubenin bütün elemanlarını tanıyordum artık. . .  

sonra, sonra ''mektebi yusuf''günleri, günleri diyorum, ayları olsaydı-ki yılları da olabilirdi pekala-şu an imam bile olamayacaktım, neyse ki bir iki hocamın ve  babamın ankaradaki hatırlı dostlarının  da yardımıyla birkaç hafta sonra  serbest kalabildim, tutuksuz yargilanıp beraat ettim.  fakat bu hızlı günlerim tüm istikbal beklentilerimi tuz buz etti, önemli olan ''rızayı ilahi''değil miydi zaten, sınanma yurdu değil miydi dünya, sırf bu yüzden babamı, annemi bütün ailemi bile acımasızca eleştirmemiş miydim, onlar da müslümandı ama eksikti bir şeyleri, BİLMİYORLARDI. . . BEN BİLİYORDUM. . . , kendi şehrimin, kendi hocalarımın da, o yaz tatillerinde ne kadar cahil olduklarını, görmüyor muydum, içimde o şehvetli sevinci duyardım yine, okuduğum kitapları hayatlarında duymamışlardı, mükemmel seviyeye getirmiştim arapçamı, bol keseden fetvalar dağıtır olmuştum, tefsir hadis, gürül gürül cuma vaazları davet edildiğim camilerde, bir misyonum vardı benim, SOKAKTAKİ HERHANGİ BİRİ DEĞİLDİM BEN, Allah bu beyni bana boşuna vermiş olamazdı, ne kızlarla ilgiliydim, ne sinema , ne tiyatro, arkadaşlarım aptalca bir özentinin içindeydiler, tıpkı o sadece kimliklerinde ''müslüman''olan züppe entel gençler gibi yaşamak istiyorlardı, zehirli dilimden nasıl da kaçarlardı, bütün bekar odalarında, bütün tartışmalardan galip çıkan bendim, sabahlara kadar her yere BENİM BAYRAĞIMI dikiyordum. biri bi kıza aşık mı oldu, dayıyordum fetvayı, biri imam nikahı mı yapacak, hemen ordaydım, sünger gibi belleğim, okuduğum her şeyi emiyor, iman diyorum gırtlağımdan çıkan kendinden emin  sesimle,  hadis,  kur'an,  ayet,  tağutlar,  belam,  putlar. . .  
artık bu kelimelerle mitralyöz gibi biçiyorum muhataplarımı,  şeriati' lere laf yetiştiriyorum, mevdudi'nin tefsirini nerdeyse yeniden yorumluyorum,  yoldaki işaretler'den sınav yapıyorum BİZİM ÇOCUKLARA. .  

DEVRİM YAKIN GÖRÜNÜYORDU, insanlar inim inim inledikleri bu dünyevi saltanatın zulmünden kurtarılacaktı, İNANÇLARIMIZI ÖZGÜRCE YAŞAYACAKTIK, işte kalabalıklar akın akın İSLAMA koşuyorlardı, her gün onlarca kitap basılıyor,  mitingler, konferanslar düzenleniyor, islami tv kanalları açılıyordu, HÜKÜM ALLAHIN'dı ve kafirlerin mezarlarına tüküreceğimiz zamanlara gelinmişti. . .  

 

*  *  *

HER ŞEY BİR ANDA BİTTİ. . . bir yerlerde yanlış yapılmıştı, rabbimiz yeni bir sınava sokmuştu bizi, sancılı, ağır bir sınava. . . herkes dağıldı bir yerlere,  okuldan atılmama ramak kalmıştı, bir şekilde bitirip memlekete döndüm, KOYU BİR SESSİZLİĞE GİRMİŞTİM, odama kapandım, içimde derin bir kırık meydana gelmiş, acı kuşkularla inançlarımı gözden geçirmeye başlamıştım, sapıtıyor muydum, rahmetten ümit kesmişlerin yolunda mıydım, bilmiyordum, aylarca kimseyle konuşmadım, annemin tedirgin bakışları, sessiz gözyaşları altında iki yıllık bir inzivaya gömülmüştüm, anlamlandıramıyordum olanları, hiç bir ayet, hiç bir tefsir şifa olmuyordu yaralarıma, annem evlendirirsek bu çocuk iyileşir diyordu, babam çok daha serindi oğlu konusunda, hiç bir şey söylemedi, az çok da biliyordu olanları, intikam soğuk yeniliyordu ve belki o da yaşamıştı hayatının bir döneminde böyle bir İMAN buhranını, kendi halime bıraktılar sonra, neyse böyle devam edemezdi ve işte bu kasabada imam olarak serdim postumu, kafası karışmış , yaşama tutkusunu da epeyce yitirmiş bir genç adam olarak. . .  

*   *   *

ay ışığının içinde asırlık çınarlar, bu kasabaya tahammül etmemi kolaylaştırıyor,  günün en aydınlık saatlerinde de, gecenin zifiri karanlığında da beni dinlendiren bir müziği var bu mütevekkil ağaçların, avluyu çevreleyen yüksek duvarın az ötesinde sokak lambası, geniş yapraklar arasından yemyeşil döküyor ışıklarını, her yer yumuşacık gölgelerle dolu , şadırvanda iyi kapatılmamış bir musluk inatla damlıyor, büyülü sessizliğin içinde belirsiz gece kuşları, erkenci ağustos böceklerinin uzak mızıkaları dağılıyor boşluğa, seviyorum bu sessizliği bu terkedilmişliği,  kimim ben ? imam abdullah efendi, BEN   KÜÇÜK BİR KASABADA İMAM HA,  DAHA NELER,  rüyalarımda görsem inanmazdım, bir zamanlar bilgisiyle sarhoş olmuş -ne derdi ismail hoca, oğlum bilgine güvenme, iblis kadar bilgili kimse olmadı alemde- daha otuzuna bile varmadan tükenmiş, şüpheler içinde boğulup kalmış, yorgun bir islam savaşçısı, oysa ne güzel döşemiştim zihnimdeki evi, şunlar kesin doğrular, şunlar külliyen eğriler, şunlar ateşte ve bahçedekiler. . . kimi geceler yattığımda ıssız dümdüz bir ova görürdüm,   köşküm bu geniş arazide YEŞİL DEVASA BİR YAPIYDI, burası cennetimdi işte,  hayalimde de olsa altından bir ırmak geçiremezdim, ve hurilerim vardı elbette, çaktırmadan da olsa fakültedeki güzel kızlara bakardım, hep bu kızları düşlerdim bu büyük malikanemde, sonra gülümser, bunları arkadaşlarımdan biri duysa tüm karizmamın yok olacağını düşünürdüm. . .  

caminin büyük süslü kapısı önünde eski bir kilim, oturuyorum, ellerim sakalımda -çoktan keseceğim,  kasabalıdan çekiniyorum- soruyorum kendime,  nereden nereye  geldim ve şimdi nereye gidiyorum, aslında artık bunlardan da uzaklaşmak istiyorum, rahatım burada, zamanım çok, yeni bir hayatın kozasını niçin örmeyeyim, hayat bir denemeyle bitmez ya, asıl sorun hayatımı neyin üzerine oturtacağım , herhalde insan,  en aptalı bile mutlak bir saçmalığın içinde yaşayamaz, biraz durdum bundan emin değildim, basbayağı da vardı böyleleri,  gerçekten zordu bir yön bulabilmek, hele benim gibi çok uzaklara sıçramışlar için, kaldı ki bu ülkede işler böyle yürümüyordu, birey değil cemaat yapılanmalarıyla oluşmuş bir dokusu vardı yaşadığım coğrafyanın, iyi kötü, doğru yanlış buydu içine doğulan kültür. . . eski günlerine mi dönüyorsun abdullah diyorum, iki yıldır bitiremedin şu iç konferanslarını. . . zeki bir adamdım,  evet doğruydu, ama ön kabullerle başlamak belki insanı deliliğin karanlık alanlarından korusa da, onu kendini inşa etmiş, kendi kafasını taşıyan bir adam haline getiremezdi, kim içinde yaşadığı evi yakmak ister ki, deliler. . . evet delirmek gerekiyordu, iman öğrenilemezdi, sadece AKTARILABİLİRDİ,  ve bu  sadece gerçekten olgunluğa varmış, KAMİL biri tarafından yapılabilirdi, burada tuhaf bir noktaya geliyordum, üniversite de ateistlerden, dinsizlerden çok sufi akımı eleştiriyordum, yanlış söyledim nefret ediyordum,  -ah az mı karıştırdım kafalarını o tertemiz derviş gibi çocukların- tasavvufa karşı inanılmaz bir tepkim vardı, onları en olmadık kelimelerle tekfir ederdim, şimdi geldiğim yere bak. . .  
iç konuşmam bitti, böyle zamanlarda fizik varlığımı unutuyordum adeta, boş veer diyorum, enikonu  huzurlu sayılırım, beni kimse tanımıyor  nasıl olsa,  sular durulana kadar kalırım burada, istediğim gibi okur yazarım, kim karışır. . .  yapman gereken şu yaşlı hacıların mekke anılarına katlan,  kasabalının çocukça sorduğu dini meselelere cevap yetiştir, kimin umurundasın,  ne etliye ne sütlüye karış, fazla da kendini gösterme,  dilinin,   bildiklerinin seni ne hallere düşürdüğünü unutma, böyle diyordum diyordum ama, cumalarda sıkı vaazlar veriyor, onları saf ahlakın tokatı, namazın orucun keskinliği ile terbiye etmeye çalışıyordum,   beni basit bir cami hocası olarak görmelerine dayanamazdım, derin bir ilme  vakıf, takva sahibi, irfan sahibi bir adam olduğumu da az çok hissettirmekten kendimi alamıyordum,  tabii biliyordum bunların da çocukça şeyler olduğunu, hafiften gülümsüyordum, alaya almak değildi bu,  kendi sözlerimi ciddiye almamak da değil, daha çok asıl söylenmeyen, hiç söylenemeyecek meselelerin varlığını bilmenin getirdiği yorgunluk belki de. . .  


İşte sabah serinliği, kuşlar çığlık çığlık,  uyanıyorum, yılların alışkanlığı,  zor gelmiyor, ne karışık rüyalar gördüm öyle,  -uzun karanlık bir koridorda yürüyorum, elimde ince çok ince bir ip, koptu kopacak- ezanı okuyorum,  ihtiyarlar  gelmiş -hepsi çoktan ölmüşler de son bir işleri var dünyada, bir türlü ayrılamıyorlar- öksürükleri, romatizmaları, tespihleriyle , çok ötelerde başka bir boyutun günlerindeler, namazı kıldırıyorum, ağır aksak çıkıyorlar,  girişteki sütuna yaslanıp uzaklaşan yıldızlara bakıyorum, caminin bitişiğindeki evin, demir kapısı açılıyor. . .  

bal rengi dalgalı saçlar, hafif uykulu bir yüz, göz göz geliyoruz, Allahım kim bu kadın, ve niçin kendimi alamıyorum onu süzmekten, titriyorum, daha önce hiç hissetmediğim bir acıyla uyarılıyor tenim, YAKICI,  ATEŞİN DEĞMESİ GİBİ,  göğsümde bir tıkanma ve sendeliyorum, bir müddet öylece kalıyoruz, gözlerini çekiyor, indiriyorum başımı, PİŞMANLIK ARIYORUM KALBİMDE, HEYHAT ! kalbim bıraktığım yerde değil, bir taş parçası halinde, içimde azgın bir iblis,  kahkahalarını duyuyorum, bir daha diyor bir daha bak, nasıl güçlü bir emir, itaat ediyorum, kadın avluda bir şeyler arıyor, bir hayal sanki, ya da rüyalardan yontulmuş ışık yansıması,  işte diyorum cennetimdeki o şahane dilber, bana dönüyor, yüzüne düşen saçları bir baş hareketiyle arkaya atıyor, gözleri gözlerimde, içimdeki molla kaşlarını çatıp en tehditkar ayetleri sıralıyor, arapça türkçe iniyor ruhuma çekiç gibi, ALLAHIM DUYMAK İSTEMİYORUM, ihmal edilmiş etim, ihmal edilmiş her şeyim isyan halinde, molla haykırıyor en sakallı haliyle, YUSUF PEYGAMBER NE YAPTI, YUSUF'U HATIRLA, ben yusuf değilim diye cevap veriyorum, avazı çıktığı kadar bağırsın ruhum, ben yusuf değilim, ama o ZELHA KADAR GÜZEL, BEN ÇÖLLER KADAR SUSUZUM. . .  

hafifçe gülümsüyor mu, sanki, sonra dönüp evin kapısına doğru gidiyor,  omuzlarının üstünden o muzip genç kız tebessümü, siyah bir şimşek parıltısı bütün varlığımı yalayıp geçiyor, PARAMPARÇAYIM, sağıma soluma bakıyorum, gizli gözler arıyorum beni ayıplayacak, kimse yok, kimse yok,  kimse yok. . .  

sonraki günler cehenneme attım bedenimi, kabuslar gördüm, tövbeler edip gözyaşlarıyla uzun namazlar kıldım, nafile. . . en olmadık zamanlarda o yumuşacık bakışlar, o baygın genç kız tazeliği, her şeyin üzerinde dalgalanmaya başladı, Adem Atam da demek böyle sürüklenmişti, şimdi aynı hikaye ben de devam ediyordu, korkuyla irkildim, bunu daha önce hiç anlamamışım, bütün ayetler şu anda benden geçiyordu, aslında hep böyle olmuştu, TEK BİR İNSANDA BÜTÜN EVRENİN ÖYKÜSÜ YAZILIYORDU, kelimeler başka, hayat çok daha başkaydı, işte iblis bana da o YASAK AĞACI işaret ediyordu, ve Allahım,  FISILTISI NE KADAR GÜÇLÜYDÜ. . .  

*  *  *

Acı konuşmalar yapıyordum kendimle, içimdeki o yaman molla ne kadar teolojik bilgisi varsa döküyordu ortaya, hiç de makbul bir kul olmadığımı, takvanın t'sinin bile bende görünmediğini söylüyor, beni gündelik hayatımın dışında,  ağrılı paralel bir boyutta yaşatıyor, en kızıl cehennemlerden sahneler tasvir ediyordu. . . bir zamanlar hiç sevmediğim sufilerin kadınla, aşkla ilgili karışık ama etkileyici yorumlarıyla cevaplar yetiştiriyorum, bir düşten kalan uçucu anılar gibi kadının yüzü her şeye yapışıp kalıyor, sonra yine tövbeler, ne yapsam, ne etsem. . . . öylece kalıyorum.  ilk defa bir kadına bu denli  hayranlık duyuyorum, yıllarca bedenimin ateşini, bu kavurucu yıkıcı duyguları, yoğun okumalarım, günlük hayatın içindeki yorucu devinimlerimle,  beni halsiz perişan eden riyazatlarımla kısmen yeniyordum, şurda burda  toplantılarda gördüklerimi de pek kadından saymazdım zaten, çok bilmiş  kızlar, gülerdim hallerine , onlar bu işlerle uğraşmamalıydı bence, o fikirler iğreti dururdu onların ağzında . . . hem açıkçası gizli bir düşmanlık duymamış mıydım kadınlara . . ? nice dava adamının,   bu havva kızları değil miydi ayaklarını kaydıran, bir kızla asla bir arada duramaz, huzursuz bir duygunun beni içine çektiğini hissederdim. . . peki şimdi. . .  

iyice zayıfladım son günlerde, yüzüme bakıyorum, gözlerim alev alev, elmacık kemiklerim nasıl da fırlamış, doğru dürüst bir şey yediğim de yok zaten,  benzim soluk, sakallarıma vakitsiz beyazlar düşmüş, bu arada kadının kim olduğunu öğrendim, eşraftan birinin ikinci hanımı, ara sıra katılıyor cemaate,  ellisinde var yok, iri yarı bir adam, çirkin ama güler yüzlü,  saygılı,  karısı ölünce evlenmiş ZELHAMLA, karşı tepelerdeki bir köyden almış, yoksul bir kızmış, içim nasıl burkuluyor, bunları ziyaretime gelen cemaatten öğreniyorum, zaten kasabada ne var ne yok bana yetiştiriyorlar,  onlara çay pişirip bisküvi ikram ediyorum, acıyorlar biraz halime, evlenmem gerektiğini söylüyorlar, hatta istersem kasabanın iyi ailelerinden biriyle bu konuda görüşebileceklerini de. . . , yuvarlak sözlerle konuyu değiştiriyorum,  eh bu konuda eski bir ustayım ben. . .  

Günler böyle geçiyor, o yanlış sabahı , hayatımdan siliyorum yavaştan, avluda dolanma huyumdan da vazgeçtim, televizyonum yok, radyo dinliyorum, ikindiden sonra biraz uzandım, kapı çalıyor, yine mi cemaat, az önce gittiniz ya hu,  üstüme bir şeyler geçiriyorum, tam da uyumak üzereydim, kapıyı açıyorum: ALLAHIM. . .  O. .  ZELHA. . .  kıpkırmızı oluyorum, yüzünde sakin, hafif bir tebessüm,  elinde bir tepsi, yemekler. . .  buyrun. . . diyebiliyorum, mantı yapmış,  komşularıymışım, misafir sayılırmışım, bir ihtiyacım olduğunda kapılarını çalabilirmişim. . . bunları ne zaman söylüyor, kaçamak bakıyorum gözlerine. . .  SEN YILLARDIR NEREDEYDİN ZELHA. . . hiç bir kitap beni böyle sarhoş etmedi, hiç bir namaz beni uçurmadı göklere. . . kırık dökük teşekkürler ediyorum, sesimi tanıyamıyorum, özürler diliyorum, açık mavi başörtüsünün çevrelediği yüze bakıyorum, gülümsüyor, leylak kokuları geliyor kadının gülüşünden, her yer onunla dolu, tepsiyi uzatıyor, elleri ellerime değiyor, SEN BİR DÜŞ OLMALISIN ZELHA, ve ben uyanmak istemiyorum, ne içimdeki molla, ne kızıl ateşler, ne de iblis. . .  hiç bir şey umurumda değil artık. . . biliyorum, kanımın akışını duyuyorum ve haykırıyorum, salgı bezlerine hangi din karşı koyabilir ki. . . ne Adem atam, ne Yusuf peygamber, her şey siliniyor bir anda. . . .  

hoşçakalın diyor, beni bu çölde bırakıp gidiyor ZELHA. . .  

Garip bir şekilde rahatladım, orada bir şeyler olsaydı belki de  kendimi daha korkunç acıların içinde bulacaktım, ama işte kadın geldiği gibi gitti,  sabahları avluda oturuyor, kaçamak gözlerle onu arıyordum, peki ne olmuştu bana böyle, neydi bu pervasızlık, daha bir hafta önce sırf onu seyrettim diye nice tövbeler etmiştim, ıstıraplar çekmemiş miydim. . . ah bunun cevabı kolaylıkla verilemezdi, ama sadece şunu söyleyebilirim. . . YA BİR CİNNETİN AREFESİNDE YA DA. . . gerisini bilmiyordum. . . bir saat kesinliğinde gündelik işlerimi yapıyorum, dışardan bakıldığında dikkat çeken bir şey yok, o yine avluda görünüyor bazı sabahlar, tehlikeli bir aşk oyunu oynuyoruz, ÖLÜME VE FELAKETE YAKIN HER ŞEY NİÇİN BU KADAR GÜZELDİR SANKİ, Adem atamızın men edildiği o ağaç, gibi mi. . . ve diyorum, benim de yoldan çıkma hakkım var, SENİN RAHMETİN SONSUZ VE BEN ÇOK ZAYIFIM,  payıma düşen günahları istiyorum,  ŞEYTANA KIZAMIYORUM -DÜŞMANIM OLAN ŞEYTANA-. . . YUSUF. . . diye bağırıyorum. . .  insan böyle düşermiş demek ki. . . düştüğü yeri çılgın hazların kucağı gibi düşünerek. . . . sonra gözyaşları içinde secdelere varıyorum, soğuk suların altına girip tir tir titreyerek, bağışlama diliyorum. . . geceleyin ayetlerden bombalar atıyorum iblisin kuşattığı kalbime. . .  

* * *

Durumumu gözden geçiriyorum. ben şimdi ''dosdoğru yolun dışında, sapıtmışların mevkiinde miydim''
Çok şeyi bildiğimi zannediyordum, bu olay kafamdaki fırtınayı daha beter bir hale getirmişti, üzerine bastığımı düşündüğüm zeminin çatırtılarını duyuyordum, kumdan kalelerin üstünde kurmuşum inançlar dünyamı, etinde yakıcı azabını duymadığın şey senin bilgin olamazdı ki. . . bilgim putummuş,  anladım. . .  Kitap'ta helak edilen kavimlerin kıssaları anlatılır ve düşünürdüm,  NASIL BÖYLE KÖR OLABİLİYORLAR, diye şimdi görüyorum, ANLATILAN BENİM HİKAYEMDİ, TEK TEK HEPİMİZ BİRER YUSUF, BİRER FİRAVUNUZ,  Ebu leheb derdim'' din''e mesafeli insanlara, MEĞER BENMİŞİM CEHLİN BABASI DA KENDİSİ DE, BİZLERİZ İŞTE KUYULARDA OLAN. . .  

Her şeye laf yetiştiriyoruz, bilmediğimiz çözemediğimiz mesele yok,  tarih,  bilim , insanlık sanki arka bahçemiz, kutsallar babamızın malı, CENNETİ BİLE KISKANIYORUZ, BAŞKALARI GİRMESİN O KADAR MUTLUYUZ, bir arkadaşım vardı; kafirlerin cehennemden hiç çıkamayacaklarını, orada sonsuza kadar kalacaklarını keyifle anlatır, bundan hastalıklı bir saadet duyardı. . işte ellerimizde iman-din haritaları, şu iman dairesinde şu değil, satır gibi fetvalarımız, düzeni beğenmiyoruz, laik sistemde nasıl müslüman kalabileceğimizi din baronlarından öğreniyoruz, yeni bir yorum, bir müjdeli haber alamazsın bu psikopatlardan, varlık sebebi karşı kaleye gol atmak,  onlar cehennemi boylasa o kadar göklere uçacak, bazı akademisyenler tuğla gibi kitaplarında yazıyor, kıl tüy haram helal, yaşamak değil bir yasaklar manzumesi sanki hayat, hala sarıkta sakalda kalmış şaibeli tarikat liderleri, onuru şerefi örtüye hapseden, indirgeyen zır yobazlar, camii avlularında hilafet isteyen aklını kaçırmış gecekondu müslümanları, daha yirmisinde kızlar, tesettür yüzünden okuyamıyor, bunu utanmazca bir onur savaşı gibi gösteren imanı sıkı bir takım erkekler, örtünmeyi bu denli saplantı haline getiren kızlar,  bu inatlaşmanın KİBRİN BİÇİM DEĞİŞTİRMİŞ BİR GÖRÜNÜŞÜ OLDUĞUNU , bu delice hassasiyetin altındaki müthiş benlik iddiasının varlığını  görmüyorlar,   anlamıyorlar,  sistemle her türlü didişmeyi örtü kisvesiyle sürdürüyorlar, tarihimiz ortada, her türlü toplumsal talebi ŞERİAT İSTERUK teraneleriyle diline dolamış bu grupları tanıyoruz, karşı tarafta dinin her türlü görünümünden nefret eden bir azınlık, başka bir yanlışın sözcülüğüne soyunmuşlar. . . saçın sakalın üstünden bu siyasete mideler dayanmaz, peygamberin yamalı hırkasından söz edip ağlayanlar, lüks villalarda yaşayıp, fetva dağıtıyorlar. . . bu bilmiş kızlar bu koyu dindar çocuklar, daha otuzlarına bile varmadan  dünya,  islam,  siyaset,  evren. . .  hakkında kesin yargılara nasıl  varıyorlar. İŞTE EY CEMAATİ MÜSLİMİN, DİYORUM, KENDİ KENDİME BU ODADA , ÜLKEM İNSANLARIM, BÜTÜN BU OLUP BİTENLER HAKKINDA ÇOK ACI VAAZLAR VERİYORUM, SON SÖZLERİMDİR BUNLAR, İDDİALARIMDAN VAZGEÇİYORUM, İÇİMDEKİ SUYU TEMİZ SANMIŞTIM, herkes bilir hikayeyi, koskoca peygamber HZ.  Musa, Hızırla buluşur, ona öğrencilik yapmak için, fakat Hızırın işine karışır, şikayet eder, sızlanır ve olayların iç yüzüne vakıf olamaz, BİR PEYGAMBER BİLE ''GERÇEK BİLGİDEN BİHABER OLABİLİYORSA, bizler niçin böyle ustura keskinliğinde hayatların içine gömülüyoruz, neden inandığımız her şey bir mutlaklığa dönüşüyor. . . .

. . . . İşte bakıyoruz, yıllarca güya siyasetten şeytan görmüş gibi kaçan, gözü yaşlı bazı liderler, uluslar arası karanlık oyunların içinde parendeler atıyor,  yabancı  istihbaratla yatağa giriyor, bin türlü oyun, gırtlağına kadar cehalet içinde kalabalıklar, her türlü toplumsal kesimdeki çürüme,  kafalanmış okumuş muhafazakar çocuklar, her gün gazete köşelerinde tiksindiğimiz yüzler. . . hepinizi Allaha havale ediyorum, ben basit , isimsiz günahkar bir kasaba imamıyım, bu oyuna katılmıyorum, sizin ne cennetinize ne de cehenneminize inanıyorum, acıyla geçen iki yılım, işte bunları zehirle kusmak içinmiş, bir Amerikan yazarıydı galiba, imanı kelimelerden ibaret olanın cenneti de cehennemi de kelimelerden başka bir şey değildir,  der,  benim durumum buydu, kelimelerle savaşmış, gölgelere yenilmiştim, kendim bir gölgeyim zaten, BEN BU SÜMÜKLÜ LAĞIMLI KARANLIK KORİDORDAN ACIYLA GEÇTİM, işte bir kadın, sadece güzel bir kadın bile kalemi darmadağın edebildi. .  

. belki de diyorum bazı günahlar SENİ SENDEN KURTARMAK İÇİN ATILAN YEMDİRLER, ve Kur'an   eğer ALLAH'IN YARDIMI O'NA ULAŞMASAYDI,  YUSUF'UN,  KADININ DAVETİNE HAYIR DİYEMEYECEĞİNİ SÖYLER. . .  

Mesnevi'de geçen o hikaye muhteşemdir, iblis huzurdan kovulunca, peki der, ve Tanrıdan mühlet ister, kimin gerçekten er olduğunu anlamak için de bazı talepleri olur, Tanrı ona içkiyi, sarhoşluğu, kumarı verir, şeytan bunlar iyi de der, ben daha sıkı bir şey isterim,  nihayet  Tanrı ona KADINI VERİR, işte der iblis, bu muhteşem ve şıkır şıkır oynar. . . anlıyorum, her gün cennetten kovulup aşağıların aşağılarına atılan  da benim, İŞTE BU BEDEN, BU ACI SU. . . .  

* * *

SUSTUM. . . kendi vaazımı sadece kendime verdim, kimseyle bir hesabım kalmadı. . . Ben artık keloğlan gibi saf, Nasreddin Hoca gibi güler yüzlü olmak istiyorum, ulaşılacak tek ülkem var KALBİM. . .  

Gece ilerlemiş, avluya çıkıp adımlıyorum, havada bir yağmur hazırlığı. . .  komşuların lambaları sönmüş, evde yoklar, bu bir işaret belki de benim için, bir acıyış, bir rahmet kapısı. . . KARARIMI VERDİM.  

SEN İÇİMDEKİ MOLLA, BURADA SENİN İŞİN BİTTİ, ONU BUNU CEHENNEMLERE YOLLAMAK DA YOK ARTIK, SEN KENDİN CEHENNEMDİN ZATEN. . .  

derin bir nefes alıyorum, çınarlara bakıp gülümsüyorum. . . sessizlik. . .  

bilinmez bir yerlerden ağustos böcekleri. . .  

 

Bülent Gariboğlu

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

1/11/2006 - kalANLARa

kalANLARa...

 

Siz denizlerden uzak... Bozkırın toprak yüzlü insanları... kerpiç duvarlar gibi yoksul, sessiz, beklentisizler...

Gidemeyenler... Kalıp pişman olanlar bir ömür. Bir ömür boyunca erteleyen, “Yarın çıkıp gidiyorum buradan baba...” diyemeyenler. Taşranın içten kırılmış erkekleri... Taşranın  sessizliğine küsmüş, tembel hayal tacirleri... Denizlerin şarkılarını duyuyor musunuz? Hangi sevgili, hangi küçük başarı dindirdi susuzluğunuzu... Zaten gidememiş bir babanın oğlu olarak yaşlandığınızda... Hangi anıları koklayacaksınız... Ve öksürüklü akşam  saatlerinde kim görecek, yüzünüzde parlayan, uzakların solgun ışıklarını...

Sonra eve dönülür, akşam maç var, misafirler, yemek, çocukların okul dertleri, komşular... Yeni bir ağrının yoklayacağı zamana kadar, kriz sona ermiştir...

Sokaklar dünyamızdı, evlerden en uzak yer...

Sokakların bittiği yerde Belediye Kültür Parkı; bozkırın en soylu ağaçları burada, işte ihtiyar bilge çınarlar, işte nazlı sessiz çamlar, bulutlara uzanmış akçakavaklar ve onların serin koyu gölgelerinde çürüyen 17 yaşım... Kalbi burada çarpıyor kasabanın, haberler, dedikodular, adı çıkmalar, açılmalar, kaş göz işaretleri, mektup ulaştırmalar, '' ne bakıyorsun lan dik dik''ler, bıçaklı yumruklu delikanlı kavgaları...

Bana ne bunlardan, ellerim ceplerimde yürüyorum eğri büğrü kaldırımlarda. Parka girdim. Sımsıcak eylül öğle sonrası, ağaçların üst dallarında belediye hoparlörü, Orhan Gencebay'ın acılı yanık bir şarkısı:

''Bir zamanlar benim sevgilimdin
Yanımdayken bile hasretimdin...''

Herkes âşık, herkesin gizli açık bir sevgilisi var... Birazdan Selim'le buluşacağız, çocukluk arkadaşım, kan kardeşim Selim, birkaç aydır daha da uzadı, deve gibi oldu, başımızı kaldırıp öyle konuşuyoruz, kasabanın bitirimlerinden Selim, babası bile onu dövemiyor artık. Sevgisini ilgisini demir gibi parmakları arasında ellerinizi sıkarak, omuzlarınızdan tutup sizi yere yuvarlayarak ve böyle her türlü vücut hareketiyle gösteren arkadaşım, bedeni büyüdükçe sorunları da artıyor. Saf bir çocuktur aslında ve ilkokulda kurulan arkadaşlığımız   çoktan başka yollara-ayrı yollara-gitse de Selim bunun farkına varacak yaradılışta olmadığından idare edip gidiyoruz. Lise son sınıftayız, Selim okuldan bir kıza kan gibi tutuldu, ne buluyor anlamam, şimdi gelir iki saat ahlar inlemeler, şiirler şarkılar, ağrılı bir komanın içinde bulurum kendimi. Kızın haberi bile yoktur... Kasabada aşk uzaktan başlar, o yüzden fazlasıyla düşsel ve ağrılı olur, tesadüf öylesine bir bakış, bir masum el hareketi saçlarda şöyle bir gezinen, bir gülüş, anlamlı bir yan bakış, sevilen melekleşir, oturduğu mahalle kutsal Kabemiz olurdu o yıllarda, tek bir çıkış yolu tek bir çözüm vardır bu denizde boğulmamak, bu ateşten gömleği çıkarmak için: Nikâh...

Selim çoktan saatinin kayışına baş harfi kazıdı bile: ''N...'' Nurcan! Kızın karşısında olmadık şaklabanlıklar yapar, tütün gibi sararıp yok olur, kız hiç oralı olmaz, her geçen gün daha da nefret eder Selim'den, zavallı arkadaşım kudurur, deli hallerde sokakları gezer, bizi dinlemez, içip içip geceleyin naralar, mahallede kavgalar, derken polis, karakol... Böyle ölü doğmuş acınası bir hikâye...

''Sen ne anlarsın oğlum aşktan, aşk kitaplarda yazmaz süt kuzusu…'' Böyle ikide bir böbürlenir, delikanlı olmanın gereği olduğunu söyler bu işlerin, ben susarım, uzun uzun susarım, Selim gönlümü almaya çalışır, yine ağır eliyle çocukça şakalar yapar, bir tuhaf hikâye...

Haklısın Selim,ben aşktan meşkten anlamam,soruyorum kendime ben niye aşık olamıyorum,aslında öyleymişim gibi davrandığım zamanlar olmadı değil,hatta bir keresinde alt sınıflardan birinde Zeynep diye bir kızla ''çıkmaya''bile başladım,ama garip bir şeyler oluyordu,güzel kızdı ama konuşurken evlilikten,bebeklerden falan söz açıyor,benimse içim hemen oradan kaçıp gitme duygularıyla doluyordu,işte böyle kara çalılar gibi kalıyorum,herhalde aşk böyle bir şey olmasa gerekti,aynı kıza tutulan gençler birbirlerinin kafasını kırıyor,hatta bıçakla kavgalar ediyorlardı..Hayır benim ki aşk falan değildi...

Çay bahçesine girdim, Selim çoktan yakmış Samsun cigarasını, aile  bölümüne çökmüş, efkarlı, dalgın düşünüyor... Aile bölümüne yanınızda bir anne,bir kız kardeş,bir teyze,bir hala kızı olmadan asla girilmez,girmeyi bırakın bunu kimse düşünmez bile,çaycı çocuk okuldan arkadaşımız,ses çıkarmıyor,az sonra önümüzde sapsarı çaylar.Selim sıkıntılı:''Oğlum nerde bu kız ya,ne sokağa çıkıyor,ne çay bahçesine geliyor...''Nurcan bir kaç gündür gerçekten ortalarda yok,sonradan öğreniyoruz,lise son sınıfı İzmir'de abisinin yanında okuyacak,Selim duyduğunda kurt gibi uludu, camız gibi içti,sokaklarda böğürdü,kaç gece kaldırımlardan topladım anlatılmaz,bu nasıl bir hastalıkmış çözemiyorum,içimden Selim'e,Nurcan'a ne küfürler sıralıyorum,hep o dinledikleri aptal şarkıların yüzünden,diyorum,kız kaçtı kurtuldu ben ne halt edeyim,sabaha kadar ne nutuklar atıyorum arkadaşıma;aşk,kadınların vefasızlığı,beş para etmedikleri,gözyaşına değmedikleri gibi bir sürü yalan yanlış aslında hiçbir zaman sahiplenmediğim düşüncelerle teselliye çalışıyorum,oğlum sana kız mı yok,diye giriyor,Nurcan'ın pek de sağlam pabuç olmadığı gibi sürüngen sessizliğinde karanlık mağaralara iniyor,pireyi deve yapıp kızın ne kadar kusuru varsa aşağılık bir politikacı gibi bunları ortaya döküp saçıyordum,Selim,dedim bir gün, güngörmüş kulağı kesik aşk adamları gibi gözlerimi kısıp uzaklara çok uzaklara baktım:''bak aslanım...çivi çiviyi söker demişler,bunun çaresi yeni bir aşk bulup kurtulmak...''benim gibi hayatında bir kere bile aşık olmamış,bu işleri de ciddiye almayan bir adamın bunları söylemesi ne kadar inandırıcı diye sorulabilir,ama Selim zaten hiçbir şeyi düşünemez olmuş,eskiden olsa dudağını alaycı alaycı büküp;sen ne anlarsın oğlum ...''derdi,şimdi nasıl da ciddiye alıyor. Sözlerim mi işe yaradı,Selim mi çok vefasızmış anlayamadım,mesele yavaştan gündemimizden düştü,kasabada kız mı yok,her an yeni birini bulup başlayacaktır ahlamalar ohlamalar,ben yine aynı ben,bir aşksız adam diyorum kendime,yoksa aslında ben de mi bir özlem taşıyorum içimde gizlice,kimi geceler bazı saatlerde ne kitapların ne  müziğin tamamlayamadığı derin bir boşluğun içine düşmüyor muyum,bir şey var,diyorum bir duygu,tam olarak tarifini bile yapamam,ama ben aşık biri olduğumda-bu mümkün mü emin değilim düşünmek bile güldürüyor beni-Selim gibi mi davranacağım,yoksa bu hastalık her  kişide ayrı bir hikaye mi yazıyor,bu sorunun cevabını bilmiyordum,işte sonuçlarını görüyordum ve bunlar bana göre şeyler değildi,işte günler geçiyor,bir yaz tatili daha bitti bitecek,Selim yine, kazma gibi bir kıza tutulacak,gelecek dönemin programı da şimdiden yazılmış deyip yürüyorum.Uzaklar,diye bağırıyorum,uzaklar,okuduğum kitaplardaki hülyalı adamlar hep uzakların,şehirlerin,açık denizlerin çağrısını duyar,işte benim de artık aşkım bu;uzaklar...

Selim olmasa sokağa bile çıkmam,kitaplardaki dünyada yaşayan ruh hastası bir çocuğum ben.Kasaba ne kadar küçükse bırakıp gitme hayallerim o kadar büyük,hayır buna dayanamam,kemiklerim bu kasabada çürüyemez,babam gibi olmayacağım ben. Ziraat Bankasında memur,bütün gün daktilo şıkırtıları,futbol tartışmaları,köylerden gelen kaba çiftçilerin dertleri,kasabanın bitmeyen dedikodusu...Akşamları rakı ''şehir kulübü''nde,ne düşünür hiç bilmem,hep  aşılmaz dağlar vardı aramızda,ben büyüdükçe daha mı uzadı mesafeler,nedense evde bile göz göze gelmemeye çalışırız,gündelik hayatın küçük sorunlarında annem devreye girer,onun sayesinde bir sürü lüzumsuz konuşmayı yapmamış oluruz,ara sıra okul nasıl diye sorar,üstünkörü cevaplarla geçiştiririm,bir kere bile bakmaz okuduğum kitaplara,bir defasında ''aradığını orada bulacağını mı sanıyorsun ...''dedi, bir tuhaf oldum,bu adamın karanlık bir yanı var ve ben bunu çözemiyorum gibi gelirdi bana,annem bir zamanlar onun çok okuduğunu,sonra birden her şeyden,öğrenmekten,siyasi fikirlerinden vazgeçtiğini,eve sarhoş gelmeye başladığını anlatmıştı.Zavallı kadın şimdi aynı vakayı ben de görmekten endişeli;''Oğlum bi çık nefes al,yine mi kitaplara gömüldün,sen de arkadaşların gibi gezip tozsana...''gibi bitmeyen sözleri beni akıl hastası ediyor,hemen sokağa atıp kurtuluyorum bunlardan,şimdilik gidebildiğim tek uzağım sokaklar,başka ne yapayım.Selim nerdesin...

Aile çay bahçesi,ipek gibi güz akşamında tıka basa dolu,semaverler fokurduyor,telaş içinde garson çocuklar,masaların çevresinde kalın tuğla gibi adamlar,koca memeli koca kalçalı kadınlar gözleri radar sanki yanlarında tül zarafetindeki  kızlarını tarıyor,haklılar,çevrede elleri ceplerinde aç köpek balıkları dolanıyor,sürüde biz de aldık yerimizi,Selim saçlarını limonla parlatmış,ağzında sigara ''süt kuzusu sana haberlerim var...''dedi omzuma kütük gibi elini vurarak,''hayırdır,yeni bir gönül macerası mı...?''tam üstüne bastın aslan parçası...''ne çabuk oğlum,bravo sana,nasıl başarıyorsun bize de anlat,diyorum
öylesine,şaka değil beni bu orta malı sözler bir gün öldürecek,söylesen bir türlü söylemesen bir sürü sitem işitirsin,yanlarında susulmaz bu çocukların,''ne o lan bir durum mu var,g.tün mü kalktı ...''böyle bir sürü küfür,çaresiz aklına gelen her şeyi konuş,başka ne yapacaksın,''sen demiyor musun oğlum çivi çiviyi çöker diye...''evet,Selim yeni bir aşka yelken açmış,anlaşıldı,bittin oğlum sen ,diyorum kendi kendime,yandın,öbür arkadaşlar olaydan haberli,''ben bu işte hiç umut görmüyorum Selim...''dedi Necdet ,kız çok güzel oğlum sana yüz vermez...''kasabaya yeni gelen doktorun kızıymış,Selim'in iyi koku alan burnu hemen devreye girmiş anlaşılan,''kıskanma aslanım,biz de bu alemin hızlılarındanız icabında...''diye cevap veriyor,üzüleyim mi sevineyim mi,Nurcan çoktan tarih olmuş bu kasaba bitirimi için,ulan diyorum sanki bendim o sabahlara kadar kız için ölen,şimdi ne bu hal,bir şey söylemiyorum,Selim için bunlar ne ifade edecek ki,ağzından sanki bir aşk cümlesi fısıldıyor:Nesrin...Nesrin...Kızın adı bu,artık zikrimiz fikrimiz Nesrin...

Arkadaşlarıma bakıyorum,her geçen gün aramızda yükselen duvarların farkında bile değiller,böyle şeyleri düşünmezler bile,bu hastalıklı sözleri kitap okuyup duran benim gibi uyumsuzlar içinden geçirir,onlar için kitap sadece derslerdeki sıkıcı,gereksiz bilgilerin yığıldığı kağıt tomarıdır ve hayatları öylesine kendileriyle doludur ki başka bir dünyaya uçmayı anlamsız bulurlar,masmavi pırıl pırıl bir günde kızların rüzgarlı eteklerini savura savura yürüyüşlerinin dışında nasıl bir sihir var olabilir ki,hangi sözcük,hangi cümle baygın bir çift gözle yıkanmaktan daha sarhoşluk verebilir bir erkeğe,işte onlar küçük coşkulu ırmaklara benziyorlar ve baharda kendi çağıltılarıyla esrimiş boz bulanık akıyorlar,kafayı çatlatmış yazarların loş köşelerde biriktirip kağıtlara kustukları hasta duyarlıklarından onlara ne,iki de bir dalıp gittiğimde kafama şaplağı yiyorum:''yine nerelerdesin oğlum,uyan!...''ah diyorum ara sıra, ben niye böyle oldum,ben başka bir toprağın yabanıl çiçeğiyim,aslında normal olan onlar,gençliğin şarap gibi müziğinin çarpıntılarına kulak kesilmişler,bir bitki kadar doğal ve yapmacıksızlar,ne kadar kaba olursa olsunlar durum bu,peki ben,içim uçsuz bucaksız bir çöl,bütün ömrümü burada nasıl geçirebilirim,uzakların seraplarıyla mı yaşayacağım,acaba diyorum babam da mı aynı girdaba tutuldu ve boğuldu sonunda,böyle uzak iklimleri mi özledi,ama gerçek ortadaydı,unutulmuş, imkanların hep kısıtlı olduğu bir kasaba,başını işte bu örste parçaladı,gidemedi...gidemedi...babasına kırıldı,karısını onu buraya çivilediği için suçlayıp durdu,bana da bunu katmerleyen biriymişim gibi baktı,bunların hiçbirini sözcüklerle değil,kendini içkiye vererek,akşam saatlerinde dalıp gitmeleriyle,kimi acı dolu bir tebessümle yaptı,işte anlıyordum ki bu duyarlığı babamdan almışım,evet şimdi daha bu yaşta içim bir ölü deniz,kalbim arkadaşlarının arkasından bakakalmış,kanadı kırık bir göçmen kuş kadar hüzünle dolu,yoksa umutsuz mu demeliyim,hayır,hayır asla bu sözcüğü kullanamam,daha on yedi yaş nedir ki,yolum uzun,o girdaba girmeyeceğim,bu laneti yok etmeliyim,benim tek aşkım var:uzaklar...uzaklar...ama neden bu kadar kederle doluyum,neden hiçbir arkadaşımın duyduğu heyecanı duyamıyorum ben,sana soruyorum ey kalbim...niye böyle bomboşsun, kasabanın ışıksız sokakları gibi,hani geçerken bir başka ülke var mıdır diye sorar insan,elini cebine sokar,hafiften bir ıslık tutturur,bir sigara yakar ya...hayatım boyunca bitirip çakamadım bu sokakları,o Yunanlı şairi okuduğumda nerdeyse ağlayacaktım...''bu şehir ardından gelecektir...''İçimden ezbere okuyorum:

''Bir başka ülkeye  bir başka denize giderim ''dedin/bundan daha iyi bir şehir bulunur elbet/her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya/-bir ceset gibi gömülü kalbim/aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede/yüzümü nereye çevirsem nereye baksam/kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün/boşuma bunca yıl tükettiğim ülkede./Yeni bir ülke bulamazsın/bu şehir arkandan gelecektir/sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın/aynı mahallede kocayacaksın/aynı evlerde kır düşecek saçlarına/dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda/bir başka şey umma/bineceğin gemi yok,çıkacağın yol yok/ömrünü nasıl tükettiysen burada bu köşede/öyle tükettin demektir yeryüzünde.''bu şiiri babama okusam ne der,çok merak ediyorum...

Selim bir sigara da bana uzattı,Kerem:''bırak süt çocuğunu ona dokunur şimdi,seninkiler kalktılar oğlum...''çevremiz iyice kalabalık oldu,aslında korkuyorum,çamlarla dolu karşı tepelerin arkasından kocaman bir dolunay,ortalık balmumu gibi bir aydınlık,ama bu kadar dar bir alanda bu kadar avcı beni tedirgin etmeye başlıyor,kasabalı içgüdülerim gecenin sakin bitmeyeceğini söylüyor,her an olay çıkabilir,bir yan bakış,geçerken kötü niyetli bir omuz değdirme,kaçınılmaz bir şekilde aynı ava odaklanan gözler,ertelenmiş hesapları gündeme getirebilir,yarım kalmış bir kavgayı sonuçlandırabilirdi,neyse ki böyle bir şey olmadı,Nesrin iri yarı babasının koluna girmiş iki erkek kardeş ve güzel giyimli annesiyle geçiyor,onu nilüfer dolu bir gölde yavaşça süzülen bir kuğuya benzetiyorum,onda bizim kızlarda olmayan bir şeyler var,tarif edemem,Selim bayılıp düşmek üzere,ben de gözlerimi bu Rönesans dönemine aitmiş gibi yaşayan sanat eserinden alamıyorum,içimde huzursuz bir şeylerin kımıldadığına eminim,kendimi iyi hissetmiyorum,kız belli ki başka bir güneş sisteminden,Selim ailenin arkasından bakıp dumanlarını göğe savuruyor:''Kız benim oğlum,artık yengeniz olur,ona göre haa...''diyor...

Eve gelip uzanıyorum,annem komşularda,babam kim bilir nerde demleniyor,gözlerimi kapıyorum,Nesrin'in dalga dalga saçlarıyla geçip gidişini görüyorum,beyaz örme bir hırka,uzun siyah eteğiyle ne kadar güzel olduğunu düşünüyorum,onu bizim kızlardan ayıran şeyin sadece yabancı oluşuna veriyorum,aslında çok da emin değilim,bilmiyorum...Garip bir şekilde onu tanıma isteğine tutuluyor,tahminler yapıyorum,kesin şımarık biridir,havalıdır,kimseyi beğenmeyen şu kibirli kızlardandır,zengin bir koca bekleyen başka da bir ideali olmayan güzel ama alık kızlardan da olabilir diye geçiriyorum içimden,tabii rüyamda Nesrin'i gördüm,bana durmadan gülümseyen bir kız,sabah bir periyle sevişmiş gibi uyanıyorum...

Okulların açıldığı ilk gün,banim en cehennem saatlerim olur her zaman.Kalabalık,birbirine abartılı sarılıp gülüşen kızlar,onları kesen bir sürü odun gibi oğlan sürüsü,kasabaya yani gelen öğretmenlerin bir garip otorite kurma savaşları ve sorulan bir sürü boş sorular,anlatılmak istenen yaz hikayeleri,katlanılır gibi değil,okul bahçesine erkenden geldim,sabah bu saatleri çok seviyorum,hafif serin,ama güneşli bir gün olacak,akasyaların altında elimi cebime sokup gelenlere bakıyorum,bizim ekip henüz ortada yok,içimden sonbahar şiirleri geçiyor,halbuki benim  en sevdiğim zamanlar,artık geceler serin geçer,sivrisineklerin saldırıları biter,bal gibi uykulara dalarım,o uzun bıktırıcı yaz günleri beni hasta eder,güneşin altında daha da çekilmez olur kasaba,daha pek kimse gelmedi ne yapsam,tam biraz yürüyeyim dedim ki,bahçe kapısından Nesrin'in girdiğini görüyorum,yanında bizim sınıftan şu yapışkan kızlardan Oya var,hemen iki dakikada herkesle arkadaş olur,anlaşılan okulumuzun yeni üyesiyle de tanışmış,beni görüyor,hay Allah,seni şaşkın kız Nesrin'i bu tarafa getiriyor,kesin tanıştıracak,nerden çıktı şimdi bu,hemen uzaklaşsam,Oya yakalıyor;''işte sınıfımızın gizemli jönü,şair ruhlu serserisi Mehmet..''yerin dibine giriyorum,seni öldürebilirim Oya,hafifçe kızarıyorum,elini uzatıyor,az önce saraydan çıkmış bir sultan sanki,memnun oldum diyor,ben Nesrin,aynı sınıftaymışız,Oya söyledi,gerçekten şiir yazar mısınız,hayır diyorum,sadece okurum,Allahım ne gereksiz sözler,Nesrin gerçekten güzel bir kız,her erkeğin başını döndürecek cinsten,üstelik çok güzel konuşuyor,doğal bir hali var,ve bir de benim sinirime dokunan bir şeyler,kısaca geldiği yerleri anlattı,Anadolu da o kadar çok yer görmüş ki,inşallah diyor artık buraya yerleşiriz,şaşırıyorum,buraya yerleşmek mi,ne aptalca,ben diyorum gitmek isterdim,nereye diyor,kendimi tutamıyorum,:çok uzaklara...''Ne malum çok uzaklarda mutlu olabileceğiniz,diyor,mutluluğu arayan kim,diye tersliyorum,ben sadece gitmek istiyorum...Güzelliği sinirimi bozuyor, güzelliğinden habersizmiş gibi duruşu da ayrı bir sıkıntı oluyor benim için,Oya giriyor araya;''Sen ona aldırma Nesrin...fazla konuşmaz konuşunca da işte böyle...dedim ya şair diye...''bahçe dolmuş,Selim bizi uzaktan görüyor,yüzü allak bullak,bir boğa gibi süzüyor bizi,zil çalıyor kurtuluyorum,ilk gün böyle geçiyor,Selim ayrıntılı bir rapor bekliyor benden,çok sıkı bir sansürle anlatıyorum yaşadıklarımızı,Selim başka bir sınıfta,bu aslında berbat bir durum,çünkü açılma işlemi benim vasıtamla olacak demektir bu,ama hiç niyetim yok buna,ona vazgeç,diyorum'' kız sosyetik oğlum...''Sözcükleri seçerek kullanmalıyım,hiç oralı değilmiş gibi konuşuyorum,Selim huylanabilir,sonraki günler Nesrin,yetişkin halleri,oturup kalkışıyla,derslerde yaptığı uzun güzel konuşmalarla kız erkek herkesi sarhoş ediyor,nasıl cana yakın ama bir mesafe koyuşu var ki aşamıyorsun,kısa sürede herkesle yumuşacık arkadaş oldu,bir gün boş bir ders,'' O iri çocuk senin arkadaşın mı...''diye sormasın mı...Evet diye zorlanarak cevap veriyorum...''Bak Mehmet,bana çıkma teklifi yapıyormuş,kendisi gelecek kadar cesareti bile yok,ona bir sevgilim olduğunu söyler misin,beni rahatsız etmesin artık,yoksa gidip müdüre söylemeyi düşünüyorum...''Başımdan aşağı kaynar sular boşandı,ter içinde özür falan diliyorum,''hem,diyor senin ne işin var onlarla...''kendimi topluyorum,öyle söyleme Nesrin,onlar çocukluk arkadaşım,Selim aslında iyi bir çocuktur...falan.''konuştukça eriyip gidiyorum bakışlarında,inadına tatlı tatlı gülümsüyor,içim ezildi,kim bu uzaklardaki sevgili,bensiz yaşadığı bütün dakikaları kıskanıyorum,fakat neden bu duygular doluyor içime,gözlerimi kapatır kapatmaz Nesrin,onunla aynı sınıfta bir ay,işte itiraf ediyorum''Ben galiba aşık oldum...''


Ne uzaklar,ne kitaplar,ne de başka bir şey,her şey siliniyor,ağır yangılı bir hastalığın içinde buluyorum kendimi.Selim'e kızın mesajını iletirken ölüyorum sandım,bir sigara yaktı,bir tane de ben tutuşturdum,bir süre hiç konuşmadık,Selim diyorum içimden,dostum yanında bir hain var,koynunda bir yılan besliyorsun,Allahım ben bunu kime söyleyeyim,tuhaf bir adam olup çıktım,vara yoğa gözlerim doluyor,tek satır okuyamıyorum,okul bir işkence,onu görmek sesini duymak dayanılır gibi değil,kendi kendime uzun konuşmalar yapıyor,onun ukalanın biri olduğunu,zaten uzaklarda bir sevgilisinin olduğunu söylüyorum,evlerimiz yakın Nesrin'le bir bu eksikti,bazen okuldan eve beraber dönüyoruz,Selim görecek diye ödüm kopuyor,bir gün ısrar etti şiir okumam için ona,ezbere bildiğim Kostantin Kavafis'in şiirini okuyorum,tam da bizi anlatıyor Nesrin diyorum,o yüzden bu şiiri çok seviyorum.Yolun ortasında durup,çok güzel okuyorsun ama niçin bu başka yerlere gitme saplantın,diye soruyor,yürüyüşümüzü yavaşlattık konuşuyoruz,anlatıyorum uzun uzun,Nesrin sanki yüzyıl susmuşum da şimdi konuşuyorum gibi,diyorum,sen olmasaydın sonsuza kadar susardım,o da bana anlatıyor,ben bu göklerin altında yata yata çürürken o bir su gibi akarak yorulmuş,gözlerini yumup;''Mehmet...biliyor musun bu kasabada yaşayıp ölebilirim...'' Tam sırası deyip sinsice soruyorum:'' Peki uzaklardaki sevgilin...''Öyle biri yok,diyor Selim'den kurtulmak için uydurduğum bir şey işte...

Canınız cehenneme uzak ülkeler! diye bağırıyor içimdeki aşık adam,ne bir başka deniz umurumda ne başka bir gökyüzü...işte her şey burada,yanımda,deli bir sarhoşum yine bağırıyorum ;''Ballar balını buldum -kovanım yağma olsun...''elbette şair bunu ilahi aşkı için söylemişti,ne fark eder,O İlahi ışık her şeyde,her yerde,bebeklerin gülüşünde,arının vızıltısında,uçup giden tüy gibi bulutlarda,damarlarımda yürüyen kanda ve tabii ki Nesrin'in gözlerinde değil miydi,şimdiye kadar eksik biriydim,sen geldin ben tamam oldum,diye yazıyorum bakışlarıma,dilimle söyleyemem Nesrin anla lütfen!,iyi misin diye sordu,sevincim dişlerimin arasında volkan olup püskürecek,çıldırıyorum,biraz yorgunum da,diyebiliyorum,eve az bir mesafe kaldı bana dönüp:''Peki senin var mı sevgilin,onunla şiirdeki gibi kocamak istemez misin bu kasabada...'' bu kadarına dayanamam,eğer öyle biri olursa tabii ki kalırım burada...''diyorum,halbuki ona çok daha şiirsel bir şeyler söyleyerek cevap vermek istiyorum ama olmuyor,heyecandan bitik bir halde iyi akşamlar,deyip eve atıyorum kendimi...Kasabam dünyanı en güzel yeri...

Hayatım okulla ev arasında sonsuz bir mutluluk koridoruna dönüştü,bir akıncı coşkusuyla gidiyorum okula,aslında ben de bir gariplik olduğunu herkes çoktan anladı ve kaçınılmaz bir biçimde kızlar bana teşhisi koymuştu bile,fakat Nesrin'den emin olamıyordum,genelde derslerden konuşuyoruz,ara sıra tabii şiirlerden kitaplardan,bir gün çılgınca bir teklifle çıktı karşıma,okul dönüşlerinin yanlış anlamalara gebe olduğunu,bu küçük kasabaları bildiğini söyleyip,yapılacak en güzel şeyin birbirimize mektup yazmak olacağını söyledi,havalara uçtum.Günlerdir Selim ve diğer arkadaşlarımı çok ihmal ettim,Selim yolumu kesti:''Ne o lan süt kuzusu bakıyorum derslerden başını kaldırmıyorsun,Nesrin'le de aran çok iyi...''Boş versene oğlum ya,kızın kafa çalışıyor,sadece ödevlerden konuşuyoruz,kimya da yardım edecek bana,zaten kızın sevgilisi var oğlum bana ne...''sözlerime ben de inanmıyorum,çay bahçesine gitme teklifini reddediyorum Selim'in,başım ağrıyor eve gidip yatacağım...Selim'in arkamdan savurduğu sessiz küfürlerini işitir gibiyim sanki...

Bir Fransızca şarkıda mı geçiyordu hatırlamıyorum,''eğer sen istersen vatanımı bile satarım uğruna...''diye sözleri vardı,bu deli tutkuyu anlayabiliyordum,vatanım söz konusu olsa nasıl olur bilmiyordum ama Selim'i çoktan gözden çıkartmıştım,onu artık kurtulunması gereken bir yük gibi görüyordum,ilk şiirli mektubu derste kimse görmeden Nesrin'e uzattım:

''...Tanımadığım bütün kadınlar adına seviyorum seni,yaşamadığım bütün çağlar adına seviyorum/Açık denizlerin,sıcak ekmeğin kokusu için...baharda açan ilk çiçekler adına seviyorum seni...''Aynı yoğunlukta cevaplar geliyordu bana,bu çılgın oyun ikimizi de sarhoş etmişti,adını koymadan bir aşk yaşamaya başlamıştık,edebiyat ona açılmam için bahane olmuştu,bir ders arası müdür çağırdı''Ulan bütün kasaba sizi konuşuyor,utanmıyor musun doktorun kızına sarkıntılık etmeye...''Sarardım,dilim tutuldu,babamı çağırmamı istedi benden,suratı iki karış adam gizlice beni engizisyona sokmuştu,al sana kasaba dedim,rüyadan uyanmıştım,bir mektup yazıp durumu Nesrin'e ilettim,sakin ol diye yazdı,artık okul dönüşü beraber yürüyemiyoruz,olsun! derste tam arkasındayım,bu sıkıcı saatler benim sonsuz baharım oldu,ona daha yakıcı sözcüklerle haykırmaya başladım,onu aşkını gizlemekle suçladım,bana inanılmaz bir cevap yazdı:


             ''Gizlesem de aşikar etsem de canımsın benim...''

Çok değerli bir elmas parçası gibi içimdeki sandığa kilitledim bu sözü...ara sıra oradan çıkarıp kokluyorum,başım dönüyor...
Özürler içinde hasret dolu cümlelerle cevaplar yazdım,hayat hakkında tüm yargılarım değişmeye başladı,nerede olduğunun ne önemi vardı ki,önemli olan senin mekana,eşyaya,biçimlere,sözlere yüklediğin anlamdı,her şey bir bakış açısı sorunuydu,senin için mutsuzluk diğeri için eğlence olabiliyordu,birine hapishane olan bu kasaba diğerine cennetti,peki babam bu gerçeği niçin görememiş anlayamıyorum,belki de annem ona bir rüya verememişti,o da içkiyle kurmak istemişti düşsel ülkesini,babama anlatmak istiyorum,gitsen ne olacaktı sanki demek istiyorum,dışarıda bir yerlerde değildi aradığımız,içeride,derinde,çok diplerde bir yerlerde...
Sufiler bu düğümü çözmüşlerdi işte,bütün görüntüler sende,bütün yıldızlar bütün kainat ve bütün suretler sen de yansıyor,bir potansiyel halinde sende kayıtlı durup bekliyordu,su çok derinlerde çağıldıyor,ama bunu kimse duymuyordu,ölümsüzlük ağacının dibinde yatıp uyumuş biz faniler,uzakları özlüyoruz,sonsuz yaşamı istiyoruz,işte diyorum tam altındayız,ama ne büyük yorgunluğumuz var anlıyorum,o kazmayı nasıl vurmalı toprağa,çok fena yanıyor canlarımız,uykular daha rahat,seraplar çekiyor susuzluğumuzu,yeniden,yeniden bir kördüğüm oluyor her şey
'' bir ceset halinde gömülü ''kalıyoruz bu çorak ülkede...

Nesrin,diyorum çorak ülkemin sonsuz baharı...


                                  * * * *

Mutluluktan ölebilirim, ama var oluşun trajik yazgısı, mutlaka yanında yüklü bir faturası olacaktır bunun, sevinç aynı güçte bir acının sahibi kılar sizi, peki şimdi ne olacak, kaçınılmaz olan nasıl gerçekleşecek, kasabada hiç bir şey gizli kalamaz, öyle olduğu düşünülen şeyler ya üstü örtülmüştür ya da açıklanmaya değer bulunmamıştır, dedikodular aldı yürüdü, Selim'le bir kaç kez sokakta karşılaştık, sadece o kadar, iki düşman komutanı gibi süzdük birbirimizi,''bu kasaba ikimize birden dar'' gibi bakıştık, öbür çocuklar da karşı cephede yerlerini almışlardı tabii, endişem giderek büyüyor, bir eve dönüş saatinde annemle babamı hakkımda konuşurken yakaladım, lafı değiştirdiler, babam çıktı yüzünde garip bir tebessüm, annem ağzındaki baklayı çıkardı:''Nermin hanımın kızı... Nesrin, hakkınızda bir sürü laf söz yayılmış oğlum, lisenin müdürü babanla konuşmuş, baban seni savunmuş, benim oğlum utanılacak bir şey yapmaz, demiş... ''daha fazla dinlemiyorum, odama geçip hıçkıra hıçkıra ağlıyorum, günlerdir içime attığım şeyler patlıyor, babamın benim hakkımdaki düşüncelerini şaşkınlıkla karşılıyorum, gidip onu bulsam sarılsam, baba derdin ne, niçin bu kadar içiyor, kendini öldürüyorsun, desem... Diyemedim!

Bir kaç gün okula gelmedi Nesrin,meraktan öleceğim.Mektuplar birikti.Ertesi gün geldi,gözleri ağlamaktan şişmiş,annesiyle tartışmışlar,babası bir şey söylememiş,benden özür diliyor,ah diyorum ona yaralarımı sarman için mi geldin bu kasabaya,gülümsüyor,bulutlar dağılıyor,Şekspir mi söylemişti o sözü:…yazık!kimse anlamadı mükemmel bir aşkın pürüzsüz bir yoldan geçtiğini...''böyle diyordu o büyük adam,ben bunu anlıyordum.Acı da olsa eve dönüşlerimiz sona erdi,bir kaç sene sonra evlenecek ve hiç ayrılmayacaktık nasıl olsa,hem okulda görebiliyorduk birbirimizi,o gri renkli bina benim için cennet bahçelerinden bir köşeydi artık,ama ara sıra içime kütük gibi inen o şey...Selim...ne olacaktı,orada çözülmesi gereken bir aritmetik problemi gibi duruyordu,Nesrin konuşsana belki anlar,dedi...Selim?anlamak...yan yana gelemeyecek iki kavram,yavaş yavaş tehditler gelmeye,ihanet gibi sözcüklerle suçlanmaya başladım.Haber gönderdim Selim'e.Kasabanın üstünde çam ağaçlarıyla dolu küçük parkta buluştuk,kafayı çekmiş Selim bir tuhaf bakıyor bana,daha bir kaç hafta önce kaldırımlardan omuzladığım Selim karşımda küfürlerle konuşmaya başladı,yanında yine bizim çocuklar iyice birikmiş öfkeleriyle,kasabanın en güzel kızını kapmış bu süt çocuğuna duyulabilecek şiddetli nefretle beni süzüyorlar.Selim'in gözlerine bakarak konuştum,Nesrin'i sevdiğimi,onun da bana karşı yoğun duygularla dolu olduğunu ,aramıza kimsenin-kan kardeşimin bile-giremeyeceğini,kendisine ihanet etmediğimi balta gibi indirdim kafasına.Bir sigara çıkardı,bana da uzattı,elimi kaldırırken ilk yumruk yıldırım gibi indi yüzüme,burun kemiğimin çatırdadığını duydum,içimde garip bir rahatlamanın çığlığını da,koyu bir kan fışkırdı her yere,işte dedim ,işte şimdi kan kardeşi olduk,karnıma sırtıma darbeler patlamaya başladı,Selim coşkuyla dövüyordu beni,öbür çocuklar da akbaba gibi atıldılar üstüme,soğuk bir ay vardı yukarda,başımın üstünde bulutlar uçuyordu,dudaklarım patladı,acıyla kustum,yıllardır bana duydukları hıncı alıyorlardı işte,Nesrin'in beni seçmesi bardağı taşıran son damlaydı,iyi dövdüler beni,hep Nesrin'in gülen yüzünü gördüm,beni bu halimle gördüğünde ne yapacağını düşündüm,Selim'le kan kardeşi olma yemini yaptığımız günü düşündüm,yere yığıldığımda toprağın nemli kokusunu duydum,alnıma değen serinliği...


Hastane de bir hafta yattım, babam yüzümü gördüğünde çocuk gibi ağladı, bu manzara yediğim dayaktan çok daha canımı yaktı, annem perişan oldu, gecelerce yanımda bekledi, her yerim sargıda bütün sınıf her gün odama taşınıyor, Nesrin 'in  yine gözleri şiş, olur olmaz ağlıyor, bana mektup yaz, yaralarımı ancak onlar iyileştirir diyorum, bir gün evde börek yapmış, yerken ölüyordum, sevgilim korkunç bir aşçı, iyileşiyorum, polis sorguladı, tanımıyorum, dedim, birden saldırdılar... Olay bu açıdan kapandı, ama aslında herkes az çok yapanı tahmin ediyordu... Selim babasıyla yine kötü bir kavga etmiş, otobüse atladığı gibi İstanbul'a... hiç haber alınmadı...

Pencereden bakıyorum, göçmen kuşlar gökyüzünde çil çil gidiyor uzaklara... Sıcak ülkelere... Ya senin sıcak ülken neresi... Burada kalıp Nesrin'le mi kocayacaksın, bir gün içi kurumuş bir ihtiyar olduğunda bu kasabanın mezarlığına mı uğurlayacaklar seni, ne yapacaksın bu kanatları, onlar seni uzak ülkelere taşıyacaklardı hani... Ya babam gibi olursam... Nesrin bir gün beni sevmekten vazgeçerse... Yarın bir gün babasının tayini çıkıp başka yerlere giderse... Bundan kolay ne var diye cevap veriyorum, arkasından gidersin... Ah Selim, diyorum, burnumu olduğu gibi şu tereddütlerimi de kırsaydın ya... Akşam oluyor, yarın taburcu oluyorum, düşünmek için daha çok zamanım olacak, kitaplardan başımı kaldırıp biraz da çevreme baksam, dönülmez yollara gitmeden... Sevmeyi denesem şu hüzünlü sokakları... Bir gün nasılsa gerçekten çok uzağa gitmeyecek miyiz?

Kapı açılıyor... Nesrin... Bu saatte... ‘‘Babam bu hastanede doktor, unuttun mu?’’ Mektupları gösteriyor, yanıma gelip oturuyor, harika bir koku, işte benim ülkem bu, diyorum...

Kasabaya akşam çöküyor... 
                                            

Bülent Gariboğlu

5 YorumYorum yaz!Bağlantı

1/10/2006 - dağıtmış hikayeler-3

dağıtmış hikayeler-3

 

bakmıyorlardı birbirlerine,adam öfke doluydu,kadın daha da fazlasını duyuyordu,kalabalık caddede insanlara çarpa çarpa yürüyorlardı,adam küfrediyor boğuk bir mırıltılyla''ulan...insan  şöyle ağız dolusu sövemiyor bile,şu kalabalığa bak,her yer tıklım tıkış,leş gibi insan yığınları,ne lüzumsuz bir şey...ne biçim bir israf....tövbe yarabbi.... ''babam da böyle söylemez miydi,giderek ona mı benziyorum nedir,ama o efendi bi adamdı,böyle benim gibi sinir krizlerine girmezdi ya,ah baba şu halime bak,neler yapıyor hayırsız oğlun...''öfkesinden soğuğu bile hissetmiyordu,ince bir kazak giymişti sırtına,göz ucuyla kadına baktı,su damlacıkları içinde saçları,başı kalın örgü atkısının içinde,kimbilir neler geçiyor,hayatta anlayamazsın,şimdi o şalterlerini indirmiştir,bu dünyayla alakası belirsiz,başka bir gezegenin yörüngesinde seyrediyor, ihtimal.... alnı incecikten terlemişti,sol kaşının üstünde belli belirsiz bir sızı;''ulan yoksa migrenim mi tutacak,tam da sırası ha!..''adam durdu,parmakları kıpkırmızı,uçlarında küçük buz iğnecikleri,bunca cep kalabalığı içinde sigara aranıyo,bul bulabilrsen...kadın ilerledi ve bir merdivenin başında kayboldu;''git,git bakalım...cehenneme kadar yolun var,daha da ötelere git,benden uzaklara...''havada ahlaksız bir ayaz, rüzgar kararsız sağa sola sldırıyor,gri kış akşamı ortalık ışık denizi, homurtuyla bir otobüs geçiyor yanından,solgun lambaların altında yorgun yüzler, anlamsız, beklentisiz, ellerine  damlalar düşüyor,kar mı yağmur mu belli değil,sigarayı bulabildi,kibritin kısa süren saltanatı, parlıyor, içinde bir sıcaklık,ilk dumanlar telaşla dağılıyor,''burdayım''diyor alnının sol yanındaki ağrı,bu akşam beraberiz der gibi,hemen iyi bi ağrı kesici almalıyım,yoksa duman eder beni,sigara biti bitecek,ne çabuk,hiç bişey anlamadım ki...eee diyor,gevezenin sigarasını rüzgar içer, demişler, ben geveze miyim, evet en azından içinden gevezesin...

hep senin yüzünden,diye homurdanıyor,az önce kadının gittiği boşluğa bakarak,senin yüzünden,soğuğun,karın,bu buz gibi akşamın,şu kafamın içinde çınlayan ağrının yüzünden,bu berbat şeyler,bu başıma gelen şeyler... ağzından çıkan buhar daha da yoğun,trafik lambaları çabuk yanıp sönüyor, cadde daha mı kalabalık ne...iş çıkışı insanları,güdümlü füzeler gibi evlerine,cehennemlerine ya da cennetlerine gidiyorlar.

kararsızdı, peşinden mi gitsem,yok canım,asla;yoksa bi bilet alıp ''memlekete'' mi atsam kapağı,öyle ya eğer ortada sorunlu bir ilşki varsa insan şöyle dışardan bakmalı değil miydi hayatına,belli bir uzaklıktan çok farklı şeyler görebilirdi kişi ,anlamsızca kuşatılmışlığını anlayabilir, yeni çıkış yolları keşfedebilirdi,hem böylesi zamanlarda gün görmüş, feleğin çemberinden geçmiş bir dost pekala da sarabilirdi yaralarını...

''beyaz eşyada şok indirim''yazan vitrine doğru yürüdü,şurda bir sigara içeyim,hem sakinleşir,hem de ne yapacağımı düşünürüm,zonkluyordu alnı ve sırtı ürpertiler içinde,binanın saçaklarına sığındı,geçip gidenlere bakıyor,sigaradan derin bir nefes,hava yağmura döndü,ışklar dalgalanıyor otomobil farlarında,saçlarından süzülen damlalar,üşüyor,migreninin vuruşlarını duyuyor,kararlı,kesin vuruşlar,şimdi diyor,bir bardak çay olsa....bir bardak çay... bir bardak çaya krallığım,bir bardak çaya kırallığımı veririm...gülümsüyor,hala espiri yapabiliyorum işte..

içerden belli belirsiz bir şarkı geliyordu kulaklarına, ''vazgeçtim'' diyordu sesi kırık umutsuz bir kadın,şarkı, dükkanın ışıklarıyla birleşip adamın üstüne dökülüyordu...''bu...o şarkı mı yoksa,bu bizim şarkımız...'' fırladı birden,ahh akılsız başım benim akılsız,aptal...kadının kaybolduğu merdivenlerden hızla inmeye başladı,nasıl nasıl diyordu,nasıl izin verdim gitmesine,ahh çoktan gitmiştir....seviyordu kadını,şifa bulmaz bir hastalık gibi içime işlemiş,diyordu,açıklaması yoktu bunun...

indi merdivenlerden,istasyon tenhaydı,bariyerleri geçip peronlara vardı,metronun ayazı tokat gibi indi suratına, migrenin zonklamalarıyla kısılan gözleri onu aradı,paltosuna sarılmış birkaç adam,kimbilir hangi unutulmuş yaz gününün anısında saklanmış,bilinmez hangi şehirde sıcak bir cocukluk hayaline sarılmıştır,inanamadı,oradaydı işte,ayrılmaya katlanamamış, 'serserisine 'kıyamamıştı...ağır ağır yürüdü,o sessiz kıpırtısızdı,kavga anlarında çevresine ördüğü duvarla orada bekliyordu sevgilisi...''biliyor musun,böyle bir kareyi bir fransız filminde görmüştüm'' kadın cevap vermedi,yüzünü eğmiş raylara bakıyordu, ''haklısın, pisliğin tekiyim ben,aşağılık sesrserinin biriyim,haklısın hasta ruhlu bir adamım ben...kadın susuyor,karşı perona gelen trenin uğultusuna karışıyor adamın sözleri,soğuk rüzgar saçlarını uçuruyor kadının,uzun mantosunun eteklerini...biliyordum beni bekleyeceğini,dışarda yağmurda ıslanırken hissettim bunu...hadi çıkp bişeyler yiyelim,sana pizza ısmarlayayım....perona gelen trenin sesini duyuyorlar,bütün şehrin karanlığını, geldiği tünellerin nemini yüklenmiş,kadınla adamın üstüna boşaltıyor,kapılar açilıyo...''ben seni beklemedim,metroda arıza olmuş, yine yanılıyorsun,bir daha beni asla arama,ölüsün benim için'',diyor kadın...

tren geldiği gibi basıp gidiyor,boşluğa bakakalıyor adam,parmakları alnında,zonklamaların üstüne koymuş,bişeyler duyuyor bir şarkı mı,bir inleme mi,belki de ta içinden,içinde çağıldayan bir nehirden geliyor müzik:''yıllar geçse de üstünden-bu kalp seni unutur mu...''

''ben'' diyor adam, bu kareyi de bir filmde görmüş gibiyim sanki...

Bülent Gariboğlu

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Son SayfaSonraki Sayfa ->

bAŞKayOL

************ EDEBİYAT DERGİSİ ve TASAVVUF SEÇKİSİ ************ "Aşıkların bAŞKadır yOLu..." ********************************

SON YORUMLAR

Teşekkürler
SİPARİŞ FOTOĞRAF
yanlızdım o akşam
Tebrik
...
...
...
AHMET KOÇAK
AHMET KOÇAK
...

İÇİMDEKİLER

KAPAK
ÖZ
GÖÇENLER
ELMEK
aYKıRı
bAŞKasANAt
sim(EREN)ya

AHİYAN

KOMŞULAR

derin
hamitakcay
ibnarabi
sufikalbi
huznumsel
eroman
adigebatur
ivriz
ergenc
Ahmet KOÇAK
ereglim
mutlusuz
stillhappy
kevserbanu
turabi
orkunintifada
thelosthighway
fakiramagururlu
sirazelogos
oguzhangencer
incimercan
turgutuyar
tulipanigra
eslemnokta
genocide


www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al