AHMET_KOCAK - "aşıkların bAŞKadır yOLu..." - Blogcu



"aşıkların bAŞKadır yOLu..."

15/4/2007 - 1-0

Kategori: AHMET_KOCAK

Fotoğraf: Nagihan KOÇAK

1-0

Neden dalgın kara gözleri? Uzak… Çok uzak bir geçmişe mi bakıyor? Bilinmez bir geleceğe mi yoksa? Ve neye gülümsüyor?

Yaşadıklarıdır insanı insan yapan… Ama yaşamadıklarından da sorumlu tutulur çok zaman! Her akşam aynı şeyleri özlemekten de bıkar belki… Öyleyse insan kaç geceyle örtmeli teninin esmerliğini?

Sessiz akşamüstleridir şimdi yaşanan. Küçük bir serçenin ürkek bakışları ardına gizlenen büyülenmiş ve büyümemiş bir kız yüreği, kendi iç tıpırtısından bir ritm tutturmuştur hayatta. İçinde sakladığı masumiyeti, hep utandığı ilk aşkını anımsayarak ortaya çıkarmıştır. Kuşatılmışlığın uğursuz karanlığıyla uyanmıştır gecelerde ve soluk beyaz yalnızlıklar bulmuştur yatağında…

Aklına, ilk dizelerini anımsadığı kırık bir şiirin dökük bir ezgisi gelmektedir sürekli. Bahar gelmiştir gelmesine de içinde şarkı bitmiştir. Yeşili mavisi tam bir kenti bırakıp gelmiştir bu sapsarı bozkıra. Sokakları gittikçe daralan, gittikçe daralan bu şehirde; bittikçe çoğalan bir kedere gömülmesi an meselesi gibidir.

Ansızın karşısına çıkan ve yine ansızın ortalıktan kaybolan seraplar görür ya insan… Rüya mı gerçek mi olduğunu bilemediği bir düş yaşadığına ikna eder kendini… “Geçecek!” denir her seferinde ama geçen yalnızca zamandır ve tükenen de insan…

Neye gülümsüyor? Bilinmez bir geleceğe mi? Çok uzak bir geçmişe mi yoksa? Ve neden dalgın kara gözleri?

Oysa aşklarıdır insanı insan yapan… Ama nefretinden de sorumlu tutulur çok zaman! Her sabah aynı şeyleri gözlemekten de bıkar belki… Öyleyse insan kaç heceyle örtmeli benliğin esaretini?

Elleri bir türlü ısınmayan yalnızlık nöbetidir şimdi uyandığı sabahlar… İçinde yılgın ve yenik ahlarla, affedilmez günahlarla özler bir sabah uyandığında tüm yitirdiklerini. Bitirdiklerine sessiz sessiz, içli içli ağlar. Ve bağlar hayallerini bilinmezlere elbette…

Siyahın en koyusunda ve yoğun kokulu bir özlemlerle çıkmalı yola. Öyle çıkmalı ki, o kararlılık kara gözüne de vursun ve insan gözü kara olsun. Varsın solsun o yapma çiçekler tozlu sayfalarda fotoğraflar boyunca. Doyunca kalkılan bir sofra olsun tüm yaşanan anlar. Bir gün herkes gibi o da anlar!

Ey hayatın ışığını kendi eliyle yakan ve onu içinde tutan esmerlik! Katledilen umutlarınla çıktığın bu yolda kaybolduğunu sansan da, aslında doğrulduğun yepyeni bir hayattır. Herkes gelecek, herkes gidecektir. Fakat kapısından geçerken eğildiğin o hayat, seni baş tacı edecektir.

Unutma ki bu yolda en büyük yoldaşın, her an kanattığın kalbinin kanatlarıdır.

Bu bir sır!

Ahmet KOÇAK

5 YorumYorum yaz!Bağlantı

3/2/2007 - bensenoğ

Kategori: AHMET_KOCAK

“ABECE”DEN ADEMCE’YE…

 

“Küçük Prens”i hepiniz okumuşsunuzdur. Kitapta, Küçük Prens’in yaşadığı asteroit B-612’yi ilk keşfeden gökbilimcinin, Osmanlı olduğu için kıyafetinden dolayı yadırgandığı; Avrupalı bilginlerin, fesli bilginin bu buluşuna ilgi göstermediği ve sonra bir Türk büyüğünün kıyafet devrimi yapması sonucu aynı bilginin, aynı buluşu Avrupalı kıyafetlerle sunduğu, bu sefer buluşun büyük ilgi gördüğü alaycı bir dille anlatılır.

Sizin de görsel veya yazılı basında da bu tip olaylara rastladığınız olmuştur. Bunlardan en trajikomiği -bence- kansere çare bulduğunu söyleyen bir doktorumuza yapılan şu güzide(!) eleştiriydi: “Bulunacak bir şey olsa; Avrupalılar, Amerikalılar bulurdu.” Çok güldüğüm bir tane daha: Köpekler üzerinde deneyler yaptığı söylenen bir adam, “tıp fakültesi okumadığı konusunda” eleştiriliyordu. Bu tür kalıpçı insanlar, Lokman Hekim yaşasa ve dese ki “Ben ölüme çare buldum”, ona bile “hangi tıp fakültesini bitirdiğini” sorarlar.

Demek istediğim; eseri oluşturan yapanın niteliği değil, içeriğin niceliğidir. (Yoksa Hz. İsa’yı beğenmeyen Yahudiler veya Hz. Muhammed’i beğenmeyen kafirler haklı olurdu.) “Kimin söylediğine değil, ne söylediğine bakın.” düsturundan hareketle yaklaşmalıyız olaylara; yoksa bu ezilmişlikle, bu kimliksizlikle ve kişiliksizlikle Batı’nın “book”unda daha çok boncuk ararız.

Hüseyin Rahmi GÖKTAŞ’ın eserini bir kitapçıda görmüştüm. Kapaktaki “beňseňoğ” başlığının hemen altındaki “Türkçe’nin Ruhu” söylemi beni heyecanlandırmaya yetmişti doğrusu… Çünkü öteden beri kelimelerin ruhu ve kişiliği olduğunu; büyüde, şiirde, tespihte, duada ve elbette kutsal kitaplarda o yüzden kelimelerin önemli olduğunu konuşup dururduk “Aykırı Ekibi” olarak. Üslubun ne denli önemli olduğunu bir kere daha vurgulardık her seferinde. Sonra bir solukta bitirdim kitabı…

Marmara Üniversitesi’nde, lisans eğitiminde Etimoloji(Kökenbilim) dersimize giren ve bizlere birbirinden (z)engin bilgiler veren değerli alim Doç.Dr.Mustafa S. KAÇALİN şöyle demişti: “Bilgi iki türlü edinilir. Birincisi beş duyu organıyladır. İkincisi ise bunların dışında ve tamamen sezgiseldir; ilham ve vahiy gibi…” Diğer bir çok sözü gibi, onun bu sözünü de beynimin bir köşesine küpe yapmıştım. Gün bu gün, dem bu demmiş demek ki… İşte yeri geldi.

M.Ü. Türk Dili’nde yüksek lisans yapan biri olarak benim de zaman zaman sezdiğim ama adlandıramadığımı, Türkçe’nin bu özelliğini biri adlandırmıştı işte; hem de tam anlamıyla ilhami bir şekilde!

Gerçi daha evvel buna benzer kuramlar okumuş ve duymuştum. Dil Felsefesi dersimize giren Prof.Dr.Emine GÜRSOY-NASKALİ ile işlediğimiz Eflatun’un “Kratilos (Kratylos)” adlı eserinde; “Adlar ile onların adlandırdıkları şeyler arasında doğal bir bağ vardır” fikri savunulmaktaydı. Ayrıca bu kitapta, şeylerin özünü ses ve hecelerle ilk taklit etmeye, başka bir deyişle ilk adları vermeye çalışan bir yasakoyucunun, neler yapması gerektiğiyle ilgili ayrıntılı bir açıklama da vardır: “Önce harfleri, yani seslileri, sessizleri, çiftseslileri vb. birbirinden ayırmalıdır. Sonra, adlandırılacak şeyleri de eksiksiz bir biçimde sınıflandırmalıdır. Böylece, ad verilecek şeyleri hangi harflerle taklit edebileceğini belirlemiş olacaktır. Hangisi için tek bir harf, hangisi için bir dizi harf gerektiğini görebilecektir. Yasakoyucu, böyle yapa yapa harfleri şeylere uygular. Seslerden heceler, hecelerden adlarla fiiller, onlardan önermeler kurar ve böylece geniş ve büyük bir bütün elde eder.”

"Birincil adlar" (prôta onomata) dediği adları, onlardan oluşturulan "ikincil adlar"dan (hystera onomata) ayırır. Birincil adlar, ona göre, şeylerin özlerinin harfler (grammata) ve hecelerle (syllabai) yapılmış taklitlerinden (mimêmata) başka birşey değildir. Bu savın gerisinde, tıpkı adlar gibi harflerin da bir özü, ya da bir doğayı gösterdiği, birşey imlediği öğretisi vardır. Sözgelişi 'r' (rho) her türlü devinimi dile getirir. Örneğin, rein (akmak), tromos (titreme), trekhein (koşmak) eylem adlarında geçen 'r' harfinin dile getirdiği budur. 'i' (iota) her şeyin arasından kolayca geçebilen ince şeyleri anlatmak için kullanılır. Örneğin, ienai (gitmek, acele etmek), hiestai (acele ettirmek) eylem adlarında 'i'nin anlattığı tam da budur. “D” ve “t” harfleri ise bağlanmayı ve durmaya öykünmeyi imler.Psykhron (soğuk), zeon (fokurdama), seisthai (titremek), seismos (sarsıntı) gibi kavramlar, güçlü bir nefes verilerek söylenen 'ph' (phi), 'ps' (psi), 's' (sigma) ve 'z' (zeta) gibi harflerle taklit edilirler.

Sonra Nominalizm…

Sonra Levi-Straus ve Roland Barthes gibi yapısalcılar…

Sonra post-yapısalcılar…

Noam Chomsky gibi filozoflar: “İnsan dillerini hayvanlarınkinden ayıran önemli özelliklerden biri; cümlenin içine yeni sözcükler veya tamlamalar, sözcüklerin içine de yeni ekler katarak o öbeğin genişletilmesidir. Yeni unsurların katılmasıyla genişleyen bir öbek, esasen hayal gücünün bir sonucu varsayılır ki bu da insanlara özgü bir özelliktir.” diyor. (Gerçi son zamanlarda çıkan bir haberde sığırcıkların da benzer bir yapıya sahip olduğunun -güya- kanıtlandığı iddia edilmişti. Öyleyse Aşık Yunus boşuna dememiş: “Süleyman kuş dilin bilir dediler/Süleyman var Süleyman’dan içerü.”)

Ve günümüzde çağdaş dil felsefecilerinin de dilin doğuşu ve işlevi üzerine çok çalışması var.

Biz gelelim Güneş-Dil teorisine…

“Güneş-Dil Teorisinin Ana Hatları Hakkında” İbrahim Necmi DİLMEN'in Üçüncü Türk Dil Kurultayına Sunduğu Teze Bağlı Grafikler ve Analizler (İstanbul, Devlet Basımevi, 1936) adlı eserden alıntılar aşağıdadır.

Ayrıca aynı eserin bir yerinde; “6.Konson(Ünsüz) Değişmeleri” bölümünde “ğ=ng=n” değişiminden bahsedilmektedir.

Dr. Erhan SANATER’in “Güneş-Dil Teorisinde Müsbet ve Menfi Anlamlar-Bursa, İl Basımevi, 1937” eserinde ise “kök-anlam(ses)” kavramı açıkça dile getirilmiş ve uzun uzadıya örneklendirilerek anlatılmıştır.

Daha ayrıntılı olan bu tezi (www.tdk.gov.tr), ön yargısız şekilde incelemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Çünkü kitabın sunusunda Rasim ÖZDENÖREN’in de sezgisel söylediği: “Türkçe dünyanın en özgün dillerinden biridir. Onun iç mantığının kudreti, bu dilin ancak vahiy kaynaklı olmasıyla bir izah zeminine ulaştırılabilir. Türkçe’nin her türden dış müdahalelere maruz kalmasına rağmen bunları kendi bünyesinde sindirebilmesi, içselleştirebilmesi, bu dilin ancak ilahi bir kaynağa borçlu bulunmasıyla açıklanabilir” sözünün ne anlama geldiği ancak o zaman layıkıyla anlaşılabilecektir.

Bu genel çerçeveyi çizdikten sonra kitapta nelerden bahsedildiğine geçelim. Bunları öbeklere ayırıp madde madde görmenin daha yararlı olacağını düşünüyorum.

 

A)    Tablo Olarak Ortaya Konan KISMEN Tasniflenmiş Ekler/Sesler:

 

1)   Kök ses olarak veya ek olarak adlandırılanlar: -ň, -t, -r, -ğ/k

                                    a) -ň: Öncelikle kitap boyunca çokça üzerinde durulan bu ekten veya kök-sesten bahsedelim. b-eň, s-eň zamirlerindeki -eň kök-sesine dikkat edelim. Hüseyin Rahmi bunun bir kök-ses olduğunu, “ben” ve “sen” zamirlerinin bu kök-sesten türediğini(-eň) anlamını vermeden söylüyor. Evet, doğrudur. Bu iki zamirdeki -eň kök-sesinin kaba bir tabirle, “o” zamirine denk geldiğini sanıyorum. Hatta bunu daha da ileri götürerek açıklamaya çalışacağım. Köktürk Yazıtlarında “o” zamiri “ang” şeklindedir. Bunu söyledikten sonra, “ben” ve “sen” zamirlerine “yönelme eki –e” geldiğinde “ben-e, sen-e” olması gerekirken, neden hiç gerek yokken “baňa, saňa” olduğunu daha iyi anlamışsınızdır. Bildiğiniz üzere kimi sahalarda (örn. Azeri) ve Anadolu ağızlarında “ben-e, sen-e” şekilleri vardır. Bu “o”daki bu çeşitliliğin sebebini ve diğer bir çok şeyi anlamak için gelin en başından başlayalım.

                              “Hakim tanığa seslenir: _Her şeyi en başından anlatın!

                              Tanık: _En başından mı?

                              _Evet, der hakim ciddi bir biçimde…Tanık anlatmaya başlar:

                              _Allah Adem’i yarattı ve…”

                              Biz bu kadar geriye gitmeyeceğiz mi zannediyorsunuz? Hayır! Gideceğiz…

                              aň: hatırlamak(-ı), bilmek, akıl(-lamak), asıl(aň-a> ana)…

                              eň: üstünlük derecesi, genişlik iň: in-anmak, in-anç, -lemek(dua etmek)

                              oň: iyileşmek, olmak(“ol”a dikkat!), kutsal(ong-un>totem)…

                              öň: ilk olan(ön) üň: ses, herkesçe bilinirlik…

                              Bütün bunlar kök-ses olarak benim belirleyebildiğim anlamlar. Ama tüm anlamların ilahilikle ilgili olduğu sizce de fark edilmiş olmalıdır. Hatta son bir tane: t-Aň –rı…

                              Yani bu kitapta Hüseyin Rahmi’nin kimi yerde “oğ”, kimi yerde “-en” kimi yerde ise sadece “-ğ/k” veya “ň” olarak belirlemeye çalıştığı “O”dur.

                              Bütün bunların sebebi hiyerogliften yazıya, yani simgeden harfe gelişimdir. Yeni bir kelime oluşturmak için en az iki kök-ses yan yana getirilmeli. Ki bu kök-ses denilen, bence hiyeroglif anlamdan başka bir şey değildir. Bildiğiniz gibi hiyeroglif simgelerin bir çok anlamı vardır.

                              Konuyu çok dağıttık gibi görünse de olayı çözdüğümüzü ve bundan sonrakileri de aşağı yukarı bu mantıkla anlayabileceğimizi düşünüyorum.

                              b) –t:  Kitapta Hüseyin Rahmi’nin “hareket eki” olarak adlandırdığı bu harf,  kanımca “yapmak, yerine getirmek” anlamlarındaki “et-(-mek)” kelimesinin günümüzdeki ekleşmiş halidir. Aynen; işteşlik eki olan “-ş”nin, bir zamanlar “eş” şeklinde tam olarak kullanılan kelimenin kalıntısı olması gibi… Bugün bize ek gibi görünen bütün parçalar aslında eski bir kelimenin kalıntısıdır. Buna bir örnek verelim: kele yorır men> keli yorur men> keli-yoru-m olmuştur, (*yo-rı: yürümek, devam etmek, sürmek anlamındadır. *yo-l da bu kök-sesten gelir; “men” ise “b”nin “m”ye dönüşmüş şeklidir.) Bu iki kelime zamanla aşınmaya uğrayarak –yor ve –m şeklinde eklere dönüşmüştür.

                              c) –r: Kitapta Hüseyin Rahmi tarafından “zaman eki” olarak adlandırılan bu harf ise bence “geçmek, olmak, önce” anlamlarındaki “er-(-mek)” kelimesinin kalıntısıdır. (er-te, er-miş, er-gin, er ya da geç…) Ayrıca Köktürk alfabesinde bu harf, kolları açılmış insan(er) şekline benzetilebilir.

                              d) -ğ/k: Yine kitapta “durum/isim eki” olarak adlandırılmış olan bu harfler ise bana göre “gibi, olan, yapan” anlamlarına gelen ve kimileyin “işte” anlamında “işaret sıfatı veya zamiri” olarak da kullanılan, “ok” kelimesinin kalıntısıdır. Ancak günümüzde kullanılmayan bir kelimedir. Sadece ek kalıntısı kullanılmaktadır: Köktürk alfabesinde bu ses “ok” biçiminde sembolize edilmiştir.

 

2)      Değinge olarak adlandırılan ön sesler: b/y-, k/g-, t/d-, s-

Bunları genel olarak ele almak daha yerinde olacaktır. Hüseyin Rahmi, “değinge” olarak adlandırdığı bu kavramı kitabında şöyle bir benzetmeyle açıklıyor: “Suyun daha çıktığı noktadan itibaren yönünün değiştirilmesi gibi…” Bu tanımı gerçekten çok güzel ve aynı zamanda doğru.b/y- izafiyet (ben, bu, bulunmak, bakmak, bar>var, yok-la-…), k/g görünürlük(gör-), t/d- ilahilik(değil, değmek) ve s- de olumsuzluk anlamları katar” diyor Hüseyin Rahmi…

Biz de şöyle diyoruz: Daha önce de değindiğimiz üzere harfler hiyerogliflerden(simgelerden) evrilmiştir. Dolayısıyla eskiden, hiyeroglif iken çok anlamlı simgeler dizgesiydiler: Örnek olarak “te” diye okunan, bir çok anlamı yanında “güneş” anlamına da gelen bir simge olduğunu düşünelim. Aynı şekilde “er” diye okunan ve yine bir çok anlamıyla birlikte “er(insan)” anlamına da gelen bir başka simge varsayalım. “Ter” kavramını anlatmak için ne yapılır? “Ter”, güneşle insanın bir araya gelmesinden oluştuğuna göre elbette bu iki simge yan yana getirilmesiyle ifade edilecektir. Yani, güneş(te)+insan(er)= ter, t-(yükselmek)= dağ>güneşin ağdığı(yükseldiği) yer, t-oğ(çıkmak)= doğ> güneşin çıkması, t-ün(inmek)= tün(gece)> güneşin inmesi anlamlarını oluşturur. Hüseyin Rahmi’nin sezdiği bu durumdur.

M.Asım Gültekin’le aynı sınıftan mezun olmanın şans mı şanssızlık mı olduğunu (çünkü bağımlılık yapan uslanmaz bir hareket adamıdır o, hep meşguldür) bir kenara bırakarak J onunla yaptığımız sohbetlerden birinde bana söylediği, bu konuyla ilgili bir belirlemeyi sizlere de iletmek istiyorum: il-(-mek): Bağlamak, anlamlandırmak, kayıt altına almak vs. anlamlarındadır. b-il-(-mek): Bağı kendine has kılmak, kendini konumlandırmak, alemdeki yerini tanımlamak, nefsine hakim olmak (“Kendini bilen…”, “Sen seni bil…” vs.) anlamlarına gelir. s-il-(-mek): Bağı yok etmek, anlamı kaybetmek demektir. Ne kadar ilginç değil mi!

 

B)    Anlam ve Konum Olarak İncelenmiş Kelimeler: ben, sen, o, var, yok, değil, oğul…

Hüseyin Rahmi, kitapta nesneleri konumlandırıyor da… Ben(merkez), sen(yakın), o(uzak)… Bundan yola çıkarak da merkez bu(ğ), yakın şu(ğ) ve uzak olan yine o(ğ)’dur diyor.

 İsim durum eklerinden biri olan” –i”nin aslında gizliden gizliye “o” zamirini içerdiğini savunuyor. Ayrıca “yoklamak, değillemek değildir” diyerek bu konuyu, Türk dilinin en iyi korunduğu halk şiirinden örneklerle açıklıyor.”Değil” kelimesinin anlamının “karşılık gelmek, örtüşmek” anlamlarına yakın bir anlam içerdiğini savunuyor.”Oğ-ul kelimesi ‘oğ’ ve ‘ol’  kök-seslerinin birleşiminden olmuştur” diyor.

Buna benzer bir örnek de ben vermek istiyorum: oğ-uş-ak>uğ-uş-ak>u-ş-ak(çocuk)… Zaten Oğ-uş(uğ-uş) kelimesi “aynı soydan gelenler” anlamında Köktürkçe’de de vardır. Oğ(uğ) kelimesi yaklaşık olarak “soy, tohum anlamlarına da gelir. (Belki de tohum>t-oğ-um? Soy>s-oğ? Neden olmasın!)

 

C)        Kitaptaki YANILGILAR ve KİTAPTA Diğer TEZLERLE Birebir Örtüşen BenzerLİKLEr:

 

                        1) Yanılgılar:

İlk ve en büyük yanılgı; kitabın çoğu yerinde örnek olarak verilen kelimelerin veya eklerin neredeyse tümünün, bugünkü şekillerine göre incelenmesidir. Örnek olarak “değil” kelimesi günümüzdeki şekliyle incelenmiştir. Oysa “değil”in eski şekli “değil” değildir.J Aynı şekilde kitapta “fiil sıfat” diye adlandırılan ve dilbilgisi kitaplarında “sıfat-fiil” olarak geçen ek günümüzdeki şekliyle, yani -an/-en şeklinde incelenmiştir. Ancak bu ekin bilinen en eski şekli “–gan/-gen/-kan/-ken”dir. Bu şekliyle günümüze gelmiş örnekleri de vardır: “ısır-gan”… Fakat bir çoğu değişmiştir: “tap-ış-gan> tab-ış-kan> tav-ış-kan> tav-ş-an”… Gelecek zaman eki ise, en eski metinlerimizde “-gay/-gey” şeklinde geçer “-ecek/-acak” şeklinde değil. Ayrıca “-ecek/-acak” ekinin Türkçe olmadığını düşünen dilbilimciler de yok değildir.

           

Gözüme çarpan diğer yanılgılar ise şöyledir:

*Birinci bölümün daha ilk cümlesinde “Türkçe’de kelimelerin kökenleri sanıldığı gibi emir kalıbı değildir.”(21. sayfa) denilmiş. Dilbilim alanında kimsenin bunu böyle sandığını düşünemiyorum bile… Çünkü bir fiilin “emir kalıbı”nın olabilmesi için, öncelikle ortada bir fiil olması gerekir. Olmayan bir fiilin kökü, yine o fiilin emir kipi olabilir mi! Daha ortada fiil yokken onun türevi nasıl olabilir! Yani önce fiil olmalı ki onun emir kipi olsun! Çocuk babasından önce dünyaya gelebilir mi? Bunu kimsenin böyle sanacağını sanmıyorum.

Bu durumu daha anlaşılır kılmak adına, bir ilkokul anımı anlatmak istiyorum: Öğretmenimiz “Dünya nasıl oluşmuştur?” diye bir soru yöneltmişti bir arkadaşımıza. O da gayet kendinden emin bir şekilde: “Öğretmenim, Dünya İstanbul’a çarpan bir göktaşının havaya çıkardığı toz ve gaz bulutlarından oluşmuştur.” demişti.

Hüseyin Rahmi GÖKTAŞ da maalesef  birçok insan gibi, sanırım dilbilgisi kitaplarındaki “gel-, git-” şeklindeki yazılışın “gelmek, gitmek” şeklinde okunması gerektiğini, kelimelerin sonundaki o kısa çizginin fiil olduğunu belirttiğini ve okunurken “-mek/-mak” şeklinde okunması gerektiğini bilmiyor. Ve bu kelimeleri “gel, git” şeklinde okuyor. (Bu konuda maalesef bir çok Türkçe öğretmeni de aynı yanılgıyla öğrencilerine fiil kökünü öğretirken emir kipi şeklinde seslendirmektedir. Şimdi burada dilbilgisi dersi işleyecek değilim ama bir örnek vermeden de geçemeyeceğim: “gelmiştir” kelimesinin kökü yazılırken “gel-” yazılır ancak bu fiil seslendirilirken “gelmek” diye seslendirilir. Böyle yapılmasındaki kasıt isim-fiil eki olan -mek/-mak ile karışmaması içindir. Zira “gelmek” şeklinde yazıldığı an, o kelime fiil değil mastar olur.)

Köklere gelince: Fiillerin köklerinin bile adlardan türediği neredeyse herkes tarafından kabul edilmektedir. Dede Korkut Hikayeleri’ndeki “av avladı, kuş kuşladı” tabiri, adların nasıl fiilleştirildiğine örnek sayılır. Halk arasında “su sulamak, ölü öldü” gibi bize yanlış ve komik gelen kullanımlar aslında fiilleştirme kalıntısından başka bir şey değildir.

Adların kökü hakkında ise değişik görüşler mevcuttur. En baskını ise “yansıma sesler” kuramıdır. Yani tüm kelimelerin “doğadaki seslerin yansıması”nın taklit edilmesiyle oluştuğu savunulur.

 

*Kimi ekler (örneğin gelecek zaman eki) örnek göstermek adına, uygun olmayan biçimde ayrıştırılmıştır. Ayrıca yumuşama da yok sayılmıştır: yapaca-ğ-ın…(79. sayfa) Bu örnekte, “o” zamiri ile ilişkilendirilen “ğ” sesi gösterilmeye çalışılmıştır. Oysa bu kelime “yap-acak-ın” şeklinde incelenmelidir. 

 

*Yine kitabın 89. sayfasında öne sürülen: “<t>nin olmadığı yerde hareketin de olmayacağı, zamanın <r> harfinin bulunmadığı yerde bulunamayacağı” düşüncesi desteğe muhtaç bir iddiadır. Çünkü en eski fiillerimizden olan “gel-(kel-)” hareket ifade etmez mi? Neresinde <t> harfi? Esasen bütün fiiller hareket (gerçek anlamıyla anlaşılmamasını umuyorum) ifade etmek zorundadır. Zira fiil olamazdı. Bütün fiillerde <t> sesi mi var! Yine aynı şekilde halen kullanmakta olduğumuz görülen geçmiş zaman eki “-di/-dı”nın neresinde <r> sesi var? Ben şimdi “geldi” diye bir kelime söylesem hareket ve zaman içermiyor mu olacak?

Şöyle denilse belki itirazımız olamazdı: “<t> gördüğümüz yerde hareket, <r> gördüğümüz yerde zaman aramalıyız.” (Bütün insanlar Türk değildir ama bütün Türkler insandır.)

 

            2) Benzerlikler:

*Dört Okunuş (Sayfa 22 ve sayfa 90): Yazımızın giriş bölümünde de alıntıladığımız “Güneş-Dil Teorisinin Ana Hatları Hakkında” İbrahim Necmi DİLMEN'in Üçüncü Türk Dil Kurultayına Sunduğu Teze Bağlı Grafikler ve Analizler (İstanbul, Devlet Basımevi, 1936) adlı çalışmanın tablosunda, “anakök” başlığı altında bu okunuşları göreceksiniz. (Vokal+ğ şeklinde)

*Kök-ses (Sayfa 21 ve sayfa 90): Aynı tabloda “anakök” tabiri ve buna ek olarak Dr. Erhan SANATER’in “Güneş-Dil Teorisinde Müsbet ve Menfi Anlamlar-Bursa, İl Basımevi, 1937” eserinde baştan sona kadar, hemen her sayfada bahsedilen “kök-mana” kavramı açıkça mevcuttur. Bu tezde geçen neredeyse bütün kelimeler, değişik yönlerden incelenirken kök-mana noktai nazarından” da incelenmiştir.

*“Güneş Dil Teorisine Göre Dil Tetkikleri, Birinci Kitap, Türk Dil Bilgisine Giriş, H. Reşit TANKUT, İstanbul, Devlet Basımevi, 1936” Bu kitabın 60 ve 61. sayfalarındaki örneği, yorumumu katmadan aynen buraya aktarıyorum. Aşağıdaki örneği incelerken şu kök-seslere ve anlamlarına dikkat edin: “ağ-, -an, -at, -ar” Kitapta Hüseyin Rahmi’nin ele aldığı “oğ-/ğ-, -en/-an, -et/-t, -er/-r” kök-sesleriyle benzerlik derecelerinin taktirini size bırakıyorum.

*Bunun yanı sıra, Hüseyin Rahmi’nin şu cümlelerini de aklınızda tutarak inceleyin aşağıdaki alıntıyı: “Bir fiil şöyle oluşur: ‘at-t-ğ’ (at-et-oğ); okunuşu ‘attı’ şeklindedir.”(Sayfa 85)

 

ÇUVALDIZ:

Hüseyin Rahmi GÖKTAŞ “beňseňoğ” adlı çalışmasında yeni şeyler söylemiyor belki… Ama yine aynı kitap, kendini okuyan herkesin dile bakışında, dil anlayışında devrim yapacaktır mutlaka! Çünkü Hüseyin Rahmi GÖKTAŞ, kelimelerin ruhuna giden yolu “marifetullah” ile bulmuşa benziyor. Gerçekten Allah vergisi olan bir sezgisi var ve bence bunu değerlendirmeli…

Her şeyden önce emek harcanarak ortaya konmuş ve gerçekten üzerinde çok kafa yorulmuş bir kitap var elimizde ve bu bence okur için bir fırsattır. Çünkü Hüseyin Rahmi, ciltlerce kitaptan edinebileceğiniz bir anlayışı ve o söylemese asla aklınıza gelmeyecek bir bakışı 92 sayfaya sığdıran bir “ümmi”dir.

 

İĞNE:

Bu çalışmayı yaparken çok titiz davranmaya çalıştığımı fark etmişsinizdir. Ancak yine de ve elbette eksik veya hatalı yönlerim olacaktır. Bu konuda asla iddialı değilim.

Ancak birileri çıkar da bana: “Hayır arkadaş, senin tespitlerinle bu kitapta belirtilenlerin alakası yok” derse; ben de ona, ıssız adaya düşen iki adam ve bir kadının kahramanı olduğu “Buradan Öyle Görünüyor!” fıkrasını anımsatırım.

O fıkra ne mi? Bilenler bilmeyenlere anlatsın ki “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!” diyebilelim.

                                           

Ahmet KOÇAK

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

1/12/2006 - tutunamayanlar

Kategori: AHMET_KOCAK

 

TUTUNANLAR! KENDİNİZE GELİN; BU KİTABI OKUMAYIN!
TUTUNAMAYANLAR! BU KİTABI OKUYUN; KENDİNİZE GELİN!

Tutunanlar, pahalı oluşu ve sayfa sayısının çokluğu sebebiyle zaten bu kitabı okumayacaklardır. Ama ben, kendi isimlerinin verildiği bu romanı okuyacak olan “Tutunamayanlar”a sesleniyorum. Simurg gibi kendinize dönmek istiyorsanız, bu romanı (romanınızı) okuyun. Çünkü siz aynaya baktığınızda yalnızca ve mutlaka kendinizi görürsünüz.

Dikkat! Bu bir tükeniş destanıdır.

Bir gazeteciye gönderilen bir paket ve içinden çıkan garip bir mektupla beraber roman ya da taslağı… Bir tren yolculuğunda tanıştığı Turgut Özben’ in mektubu uyarınca, romanın içinde ismi geçenlerle görüşmeler yapar gazeteci… Yayınevinin kısa notundan sonra, Turgut Özben’ in yolladığı roman bölümü başlar.

Turgut Özben’ in romanı, eski arkadaşı Selim Işık’ın intihar ederek ölmesiyle başlıyor. Selim’in geride bıraktığı mektup Turgut’ u çok etkiler. Bu tür bir başlangıç, H. Nihal Atsız’ ın “Ruh Adam” isimli kitabında da vardır; kahraman, “Oyun bitti; beklemeye lüzum görmüyorum!” şeklinde bir not bırakarak intihar eden arkadaşının ölümünü kabullenemez. O kadar ki, duvarda asılı bir resimde odaklaşan birtakım garip ve fizikötesi olaylar yaşar. Turgut Özben de buna benzer bir ruh durumunda, hayattayken Selim’ i yeterince anlayamadığını ve değer veremediğini düşünerek, bir çeşit vicdan azabıyla Selim’ in tanıdığı insanlarla görüşür. Maksadı Selim’ in duygu ve düşüncelerine ulaşmaya çalışmaktır. Yani “Selimleşmek”tir. Ian Dallas (Abdülkadir es-Sûfi)’nin “Gariplerin Kitabı” isimli romanında bu durum görülmektedir. Eski görevlinin kaybolması üzerine kütüphane görevlisi atanan kahramanın gizem dolu öyküsü de buna benzer. Ayrıca Turgut Özben gazeteciye gönderdiği mektubunda “kendisinin kaybolmuş biri olduğunu” söylemesi de buna paraleldir.

Turgut Özben, “Selimleşme”ye çalışırken, modern hayatın ve teknolojinin kurulu düzenine ait kurum ve kuruluşların da irdeleme ve eleştirmeyi ihmal etmez. Çünkü Selim’i intihara sürükleyen duygu durumlarının oluşumunda, bu kurumların büyük payı vardır. Hayatı anlamlandırmak kaygısıyla dolu bir anarşistin (anarşist kelimesi için zahmet edip sözlüğe bakınız lütfen! Bakmıyor musunuz? O halde ben yazayım: “İnsanın ortaya koyduğu, her türlü kuram ve kuruluşun düzenini reddeden…”) adım adım tükenişinin öyküsüdür adeta; ya da sonu gelmez bir arayışının…

Turgut, intihar eden arkadaşının yerine geçmeye çalışırken kendisini yavaş yavaş kaybetmiştir. Selim’ i ararken ortaya çıkan bu kaybedişi çevresine hissettirmemeye çalışır. Ancak bunu tam anlamıyla başaramaz ve zaman zaman –kendi deyimiyle- yakalanır.

Turgut Özben, Selim’ in şahsında toplumun ve onun çürüyen, kokuşan yönlerini ironik yaklaşımla ortaya serer. Sosyolojik bir mahiyette ele alınan konular, bilinç akışı şeklinde romana yansır. Öyle ki, kimi yerlerde Turgut’un “Selimleşme” çabası, Türkiye’ nin batılılaşma macerasıyla özdeşleşir. Selim’i intihar uçurumuna sürüklenmesiyle, toplumumuzun kültürel çözülüşü arasında da bir benzerlik göze çarpar.

Turgut Özben’ in romanında anlattığı Selim’in hikayesiyle, Shakespeare’ in “Hamlet”i arasında bir paralellik görülür. İkisinin de trajedi olması dışında; Turgut’ un “Olric” gibi içsel yaşamının görünmez kahramanıyla yola çıkması ve bu yolculuğa Selim’ in mektubunun sebep olmasıyla, Hamlet’ in ölen babasının hayaletinin sözleriyle hareket etmesi de dikkate değer bir benzerliktir. Ayrıca romanda geçen Süleyman Kargı isimli şahsın Shakespear’ la benzerliği (Kargı: mızrak= Shake-Spare: sarsan mızrak) ve Turgut Özben’ in “Olric”iyle, Hamlet’in “Osric”i bu yönde ipucudur.

Selim’in kokuşmuş toplumun “diyet”i olarak intihar etmesi, halkı için çarmıha gerilen Hz. İsa’ya benzetilmiştir. Bu benzetiş Cengiz Aytmatov’ un “Dişi Kurdun Rüyaları”ndaki kahramanda da mevcuttur. Reformist düşüncelerinden dolayı kiliseden atılan eski bir rahip, kendini orta Asya bozkırlarında uyuşturucu ve çetesiyle mücadele eden bir mesih olarak bulur. Mücadelesindeki bu benzerlik, kimi pasajlarda kahramanın ağzından açıkça belirtilir.

Turgut, çıktığı bu arayış yolculuklarının birinde bir gazeteciyle tanışır ve trenden inmeden önce adresini alır. İşte bu anda hemen başa dönersiniz ve romanın ilk ana başlığı olan “Sonun Başlangıcı” bir kere daha karşınıza çıkar. Mevlânâ’nın “iç içe ayna” ya da “ayna içinde ayna” örneği gibi…

Selim’ in hikayesinin sonu (intiharı) Turgut’un hikayesinin başlangıcı, Turgut’un hikayesinin sonu (gazeteciyle tanışması) ise gazetecinin hikayesini başlatır. Gazetecinin hikayesinin son bulmasıyla roman ortaya çıkar ki, bu okur için yeni bir başlangıçtır. Bir kısır döngü gibi görünse de, “hikaye içinde hikaye”lerin aynı alay örgüsüyle işlenmesi roman bir bütünlük kazandırır. “Binbir Gece Masalları”nda bu tutum; bir hikaye bitmeden bir başka hikayeye geçmek şeklinde tezahür eder. Bu masallarda bir masalım (bitmeyen) sonu, bir sonrakinin başlangıcını oluşturur. Ancak yeni hikaye, bir öncekiyle aynı olayı işlemez.

 

“Tutunamayanlar”da bu bütünlük; Selim’in hikayesini anlatan Turgut, Turgut’ un hikayesini anlatan bir gazeteci ve gazetecinin hikayesini anlatan bir romanla sağlanır.

“Tutunamayanlar”da “tek bir an” sözkonusudur. Aslında bütün olay, gazetecinin Turgut tarafından gönderilen pakette Selim’in hikayesini anlatan romanı bulmasından ibarettir. Yani gazeteci paketi açtığında roman başlar, okuyup yayın evine verdiğinde biter. Diğer bütün olaylar, bu “kısa zaman”da açılan sonsuz parantezlerdir. “Tutunamayanlar” romanına bir küre dersek, bir başlangıç noktası aynı zamanda bir son olmaktadır. (Aynen Nasreddin Hoca’nın dünyanın merkezini bastığı nokta olarak açıklaması gibi…) Çünkü kürede –düzlemsel olarak- sonsuzluk vardır. Kitabın ilk başlığının “Sonun Başlangıcı” olması bundandır.

Romanda genel bir mekan göze çarpmaz. Selim zaten hayatta değildir, Turgut sürekli yolculukta veya neresi olduğu pek belirtilmeyen düşle gerçek arası bir yerdedir. Sanki “bütün olan Turgut’ un düşüncesinde gelişir, somut mekan yoktur” gibi gelir okuyana… Ama üçüncü bir şahsın dilinden anlatılan kimi yerlerde (bu büyük ihtimalle gazetecidir, kendisi “ekleme yapmadım” dese de) Turgut’ la birlikte, bir dış mekanda söz konusudur.

Tarihî belge havası niteliğinde anlatılan bölümlerde, bazen İslam öncesi Türk dili, bazen de Arapça ağırlıklı Osmanlıca kullanılmıştır. Bu bölümlerde, okuyucuya hissettirilmek istenenlere uygun dili kullanılması ustacadır. Bunun gibi bazı yerlerde, anakronizm duyusu uyanır okuyucuda… N. Atsız’ın “Ruh Adam”ında bu anakronizmle birlikte reenkarnasyon da kullanılmıştır.

Peki kimdir bu “Tutunamayan”lar?

Bülent Akyürek’in “İt’in Biri” isimli romanında “Yabik” diye adlandırdığı yaratığı bu romanda –biraz değişik bir fonksiyonda- “tutunamayan” olarak görmekteyiz. Turgut Özben, küçük burjuva olduğu için, Selim Işık tarafından “Tutunamayanlar Ansiklopedisi”ne alınmamıştır bu romanda… Buna ilk başta alınan Turgut, daha sonra Selim’e hak verir. Selimleştikten sonra, kendisi de artık bir “tutunamayan” olmuş vaziyettedir.

Modernizmin yabancılaştırdığı insanlar gibi liberal kaygılarla kapitalist ilişkiler kurmayı beceremeyenlerin ismidir “tutunamayan”… Bu tür ilişkilerle bir yere gelmiş insanlara isyandır bu roman; günlük, küçük ve aptalca telaşları reddeder ve “tutunan”ların kurumsallaştırdığı bu düzene bir türlü uyum sağlayamaz “tutunamayan”… Modernizm adına “insanlık”ı unutturan bu hayat düzenine, onun nimetlerinden vazgeçerek cevap verir “tutunamayan”lar; Selim intihar eder, Turgut sahip olduğu her şeyi geride bırakarak nerede olduğu bilinmeyen bir yere gider.

“Bir gün üç arkadaş” “en uzun hikayeyi kim anlatacak?” diye iddiaya girerler. Birincisi, bir saatlik bir hikaye anlatır. İkincisi iki saatlik bir hikaye anlatır. Üçüncüsünün hikayesi ise şöyledir: “Bir gün üç arkadaş” “en uzun hikayeyi kim anlatacak?” diye iddiaya girerler. Birincisi, bir saatlik bir hikaye anlatır. İkincisi iki saatlik bir hikaye anlatır. Üçüncüsünün hikayesi ise şöyledir: Bir gün üç arkadaş…

“Tutunamayanlar” üçüncü arkadaşın anlattığı üç nokta’dır.

Bu yazıyı buraya kadar okuduysanız, siz de bir “tutunamayan”sınız büyük bir ihtimalle… Ama kitabı okumanda kesin karar veremezsiniz. Bu romanı okuduğunuzda, yıllarca düşünüp de bir türlü adını koyamadığınız birçok arayışı, tükenişi ve yarım kalmışlığın sonsuzluğunu bulacaksınız:

Kendinizi bulacaksınız, hem de kaybettiğiniz yerde!...

Ahmet KOÇAK

3 YorumYorum yaz!Bağlantı

1/11/2006 - gazel

Kategori: AHMET_KOCAK

gazel

 

Her akşamüstü bende derin nâle sevdiğim

Gözyaşlarım akar, takılır lâle sevdiğim

 

Mehtaplı gökyüzünde bakarken hayâline

Mahkûm olan şu Ay gibiyim; hâle sevdiğim

 

Bal damlayan dudak neye benzer bilir misin

Bahçemde gonca gonca kızıl lâle sevdiğim

 

Mahzun bakan kederli güzel, gözlerin senin

Bir ilkbahar sabâhı düşen jâle sevdiğim

 

Anlar mısın ki bilmiyorum, Ahmedîm dizer

Yetmez mi bunca mısra odum dâle sevdiğim

 

Ahmet KOÇAK

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

1/10/2006 - gazel

Kategori: AHMET_KOCAK

                    -Mevlana’ya-

 

GAZEL

 

Etmedin dünyadan irca: “Gel!” dedin

Olduğun gerçekti pişva: “Gel!” dedin

 

Sen ki söylemiştin yürekten nağmeler

Böyle yırtıp sine, şeyda; “Gel!” dedin

 

Görmemiştik böyle insan, böyle aşk

Düşmanın dost oldu, “Dünya gel!” dedin

 

Bende Mevlana büyük derya gibi

Mesneviler oldu mersa; “Gel!” dedin

 

Emri aldım: “Durma Ahmet, koş da gel!”

Aşka oldum ya müheyya; “Gel!” dedin

 

Ahmet KOÇAK

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

1/9/2006 - gazel

Kategori: AHMET_KOCAK

 

gazel

 

Sorman kime yahut neye uyduk gittik

Saki, meye; sufi, neye uyduk gittik.

 

 

İçtik hemi, döndük hemi, düştük sarhoş

Peymaneye, pervaneye uyduk gittik.

 

 

Hicran bize yakışmazdı hata bizden mi

Viraneye kaşaneye uyduk gittik.

 

 

Sevda diye yandık nice dağlar deldik

Mecnun gibi bahaneye uyduk gittik.

 

 

Ahmedi seçerken de sual olmaz ki

Heyhat yine efsaneye uyduk gittik.

 

  Ahmet KOÇAK

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

1/8/2006 - gazel

Kategori: AHMET_KOCAK

            

             GAZEL

 

              Bir kulum ben, kul bu aciz; sandı her şey çok imiş

            Ya İlahi bende senden başka bir şey yok imiş.

 

 

            Kim demiştir, Adem’in tek derdi hicrandır gerek

            Ummanın yek, ırmağın yek, cümle alem yek imiş.

 

  

            Aşığından ayrı düşmüş gönle zulmettir gülüş

            Paslı yüz olsun, gümüş sırlı canlar pak imiş.

 

 

            Canlı cansız hepsi muhtaç, sendedir derman ilâç

            Çün adın inkar eden aç, zikredenler tok imiş.

 

 

            Bülbülün derdi gülden, derd-i aşktır kahreden

            "Ahmedî"m fani isem ben, bil ki baki Hak imiş.

           

                            Ahmet KOÇAK

3 YorumYorum yaz!Bağlantı

2/7/2006 - Ahmet Koçak

Kategori: AHMET_KOCAK

ASANSÖR

 

            İnsanlar içimize girmeden önce, karşılarında kendilerini yansıtacak bir ayna görmek isterler. O aynayı göremezlerse asla girmezler içimize... Kendilerini göremezlerse içimizdeki aynada, bilirler boşluğa düşeceklerini... Ama kendilerini yansıtıyorsa içimizdeki ayna, o zaman rahatlıkla girerler.

 

            Asansörler gibiyiz biz. Kimileri inmek ister, kimileri çıkmak... Biz sadece yaparız. Kata geldiklerinde çıkar giderler, kimse “Hayır, ben asansörde kalmak istiyorum!” demez. Çünkü asansörler dardır, karanlıktır.Penceresi bile yoktur dışarıya açılan...

 

            Onlar inmek isterler; biz yaparız. Onlar çıkmak isterler; biz yaparız. Onlar isterler; biz yaparız. Biz sadece yaparız, düğmeye basan onlardır. Kata geldiklerinde çıkar giderler. Asansör, yeni birisi binmek isteyene kadar o katta kalır. Ama çok sürmez bu; çağıran olduğunda, yeni birisini taşımak için çağrıldığı kata giderler.

 

            Onlar isterler, biz yaparız. Zemine inmek isteyeni çatıya çıkarmayız; çatıya çıkmak isteyeni de zemine indirmeyiz. Onlar çağırır, düğmeye onlar basar, biz sadece yaparız. Hiç şaşırmazlar gitmek istedikleri kata geldiklerinde... Bazı dalgınlar ise (bizi çağıran, kat için düğmeye basarak gitmek istedikleri yeri seçen kendileri oldukları halde) yine de şaşırırlar ve nefretle ayrılırlar kabinden... Kimini düşünemeyecekleri kadar yükseğe çıkarırız; akıları havada, korkarlar. Kimini bilemeyecekleri kadar alçaltırız; ayakları yere basar, kızarlar. Oysa yalnız kendi dalgınlıklarıdır bunu yaptıran bize... Biz sadece yaparız!

 

            Ama bazen birini taşırken bir yerde takılırız. İçimizdeki hemen tedirgin olur ve çıkış yolları arar. Bir an önce kurtulmak ister bizden. Çünkü asansörler dardır, karanlıktır. Penceresi bile yoktur dışarıya açılan. Ve çok sürmez bu takılma; hemen bir tamirci gelir, içimizdekini çıkarır bizi eğip bükerek ve belki keserek... Yine eskisi gibi olur herşey; sadece yapmaya devam ederiz takılmadan.

 

            Asansörler gibiyiz biz. Kimileri inmek ister, kimileri çıkmak... Düğmeye basan onlardır, biz sadece yaparız. Hiç şaşırmazlar gitmek istedikleri kata geldiklerinde ve çıkar giderler. Kimini düşünemeyecekleri kadar yükseğe çıkarırız; akıları havada, korkarlar. Kimini bilemeyecekleri kadar alçaltırız; ayakları yere basar, kızarlar. Bir an önce kurtulmak isterler bizden... Asansörler dardır çünkü, karanlıktır. Penceresi bile yoktur dışarıya açılan...

 

            Onlar isterler; biz yaparız. Ama bazen bir yerde takılırız. İçimizdeki tedirgin olur ve çıkış yolları arar. Ve çok sürmez bu takılma; hemen bir tamirci gelir, içimizdekini çıkarır.Yine eskisi gibi olur herşey; “sadece yapma”ya devam ederiz takılmadan.

 

            Ve gün gelir asansörü taşıyan çelikten teller kopar. Hızlı ve seçimsiz bir düşüşe geçer kabin. Son hızla ve son iniştir bu! Kimse basmamıştır düğmeye bu sefer, çünkü kimse dibe vurmak için binmez asansöre... Zaten öyle bir düğme de yoktur asansörlerde. Hızlı ve seçimsiz bir düşüşe kazara geçer asansörler, kendileri de istemezler. Çünkü onlar sadece yaparlar!

 

            Yazık ki o anda bile ümit ettikleri tek şey; içlerinde birisinin olmamasıdır!

 

            İnsanlar içimize girmeden önce, karşılarında kendilerini yansıtacak bir ayna görmek isterler. O aynayı göremezlerse asla girmezler içimize... Kendilerini göremezlerse içimizdeki aynada, bilirler boşluğa düşeceklerini... Ama kendilerini yansıtıyorsa içimizdeki ayna, o zaman rahatlıkla girerler.

 Ahmet KOÇAK

13 YorumYorum yaz!Bağlantı

1/6/2006 - Ahmet Koçak

Kategori: AHMET_KOCAK

SER

 

Sen benim huzurumsun ve hep orada dur!

 

Başka güneşlerde açamam beni anlarsan eğer,

Neyi değiştirir bir bilmeceyi çözmek bulmacada?

Ve sonra dokunmak yarasına yaralının ya da

Aşkla arasında kavganın, aramadan bulunan…

Kim kırılınca yüceltir başka aşkı kirlenirken,

Kim hayır diyebilir istenmeden sunulan

Bir bardak suya ki tüm denizlere değer!

Başka güneşlerde açamam beni anlarsan eğer

 

İnsan yaşayınca bilir susmak gerekir birden

Söylenen sözler bir bir anlamını yitirirken

Ölür bütün kelebekler hoyrat dünyada

İçinde bir çocuk olur ve hınzırca gülümser

Koskoca okyanusta ıssız cennet bir ada

Sanki tanrı tarafından ellerine konulan

Bir büyük armağandır büyülerle korunan

Uzaktır o gülüşler yeryüzündeki kirden

İnsan yaşayınca bilir susmak gerekir birden

 

Ey melek! Sık yüreğini ve haydi bana göster:

O yıldızlar nasıl asılır boşluktaki semada

Ve aslında ne vardır derinden gelen duada?

Nedense güzeldir yıllar yılı hep korkulan

Saatler tükenmişken, olamaz denilirken

Umuttur en olmadık anlarda eteğinden tutulan;

İçinde bir çocuk olur ve hınzırca gülümser,

Oyunları bırakır, oyuncaklarına küser…

 

İster ve der ki: Nur… O nur… Hep O nur!...

 Ahmet KOÇAK

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

4/5/2006 - Ahmet Koçak

Kategori: AHMET_KOCAK

                                                                    

Bir Damla Kan Yalasın Sevgiye İnanmayan

         

          Bir gün

          Bu şehre bir kar yağar

                               ben de çıkıp giderim

          “İşte geldim!” derim

          “ İşte geldim, işte ben...

                                         ...ben romantik komedyen!

          En güzel yaşamaktır size anlamsız gelen...

 

 

          Hüzünlü bir şarkı gibi tükendi ömrüm,

          Gönlüm,

                               gözlerinin gözbebeği ile kardeş...

          Ve doğan güneş

                               bu şehrin sokaklarına

                                            yeni bir şey eklemeli..!

          Yeni bir renk bulunmalı ilkin,

          En sıcak yaz gününde

                               yağmurlar beklemeli..!

          Yeni sözcükler bulunmalı örneğin...

          Ve gün batarken

                               ayıplanırsa sevgin;

          Bir sigara izmaritini yere atarken

          Erdemin sınırı olmalı kin!!!

 

 

          Doğduğumu sokaklardan öğrendim

          Büyüdüğümü babam söyledi

          Öğretmenim

                               “ adam ” olmam gerektiğini...

          Patronum “ ..... olmaz! ” dedi;

          Yaşadığımı yasaklardan öğrendim.

          Fakat

                        kimseler diyemedi

                                                        öleceğimi...

 

 

          Savrulan saçlarımı hiçe saydılar

          Islak bıraktılar sürekli kibritimi;

                               sigara içemedim!

 

 

          “ işte geldim, işte ben...

                                         ...ben romantik komedyen..! ”

 

                     Ahmet KOÇAK

7 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

bAŞKayOL

************ EDEBİYAT DERGİSİ ve TASAVVUF SEÇKİSİ ************ "Aşıkların bAŞKadır yOLu..." ********************************

SON YORUMLAR

Teşekkürler
SİPARİŞ FOTOĞRAF
yanlızdım o akşam
Tebrik
...
...
...
AHMET KOÇAK
AHMET KOÇAK
...

İÇİMDEKİLER

KAPAK
ÖZ
GÖÇENLER
ELMEK
aYKıRı
bAŞKasANAt
sim(EREN)ya

AHİYAN

KOMŞULAR

derin
hamitakcay
ibnarabi
sufikalbi
huznumsel
eroman
adigebatur
ivriz
ergenc
Ahmet KOÇAK
ereglim
mutlusuz
stillhappy
kevserbanu
turabi
orkunintifada
thelosthighway
fakiramagururlu
sirazelogos
oguzhangencer
incimercan
turgutuyar
tulipanigra
eslemnokta
genocide


www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al