"aşıkların bAŞKadır yOLu..." - Blogcu


"aşıkların bAŞKadır yOLu..."

22/3/2008 - Değerli Kalemimden

Kategori: OZLEM_BUGUR


Ben bu değilim; geçmişten taşınırken bugüne bir sürü acı sürükledim kendimle geleceğe... Bana bir ömür yetecek sancılara sahibim. Mutluluklarım gülüşlerim hepsi anı tadında şimdi. Ama acım bana zevk veriyor halinizi gördükçe siz zavallıların…

Bir asra bedel kederim var içimde. Güneşinizin ardında yaşıyorum. Siz cesur korkakların uçamadığı uzaklara eriştim çünkü ben… Mutlu olduğunu iddia eden birkaç idiottan daha asil bir ruha sahibim ve şuan bunu inkâra kalkan birkaç iyi adamı duymuyorum bile. Çoğunuz anlamsız işaretler gibisiniz bende. Yokluğunda aranmayacak kadar gereksiz… Sevmiyorum sizi çünkü kulsunuz siz. İtaate hazır bedenleriniz akla sahip değil sadece tabularınız var; olmayan usunuza şifrelenmiş birkaç koda göre yaşıyorsunuz ben sizden değilim paylaşmıyoruz aynı duyguları sadece gezegenlerimiz aynı; işte bu yüzden mutlu değilim aranızda; bana uzak tümcelersiniz. İfadeden öteye gidemeyen sözde varlara karşıyım. Çünkü ben duran bedenime inat; düşüne kavuşmuş bir asalete sahibim.

İnkâr ettim tanrınızı onu yaşamıyorum sizin gibi; cezası asil ruhuma ezilen yehovanızın 1000 yılı aşkın laneti. O da benden nefret ediyor tiksiniyor hatta varlığım bile onu acıtıyor; korkuyor birkaçınıza karanlıktaki yıldızı göstermemden... Yolum farklı dedikçe lanetleniyorum. Her soluk ıstırap oluyor bende; ancak gururluyum çünkü ben sizden farklıyım birçoğunuzdan üstünüm. Acı da olsa bir bedel yaşıyorum; ben varım direniyorum ruhum aklım bir bütün yılmıyorum ve şunuda söylemeliyim meydanlarınızda ki imrendiğiniz athenayım ben.

Sizi gördükçe acıma sahip çıkıyorum. Çelişkilerim yok. Yolun ucunu görebilen gözlerim farkında olmadığınız çığlıklarınızı duyan benliğim var. Ampullerle kandırmıyorum kendimi karanlığımı yaşamanın onurunu tattım çünkü ben. Tüm bunları yaşamışken sonuna kadar nasıl sizlerle mutlu olabilirim ki zaten… Birçoğunuz sadece alfabenin milyon duygu yüklü harflerini birleştirip onları anlamadan dokunamadan o hislere birkaç ses çıkarmaktan başka bir şey yapmayacaksınız bunları okuduğunuzda.

Betimlenenin sen ve hayatın olduğunu tartışmaya korkacaksın. Burada kimseler anlatılıyor diye düşüneceksin bende uzağım diyeceksin hatta hak vereceksin yoldaş olduğumuzu düşüneceksin kendini kandırdığını bilmeden. Çok acı dostum adına hüsranlardayım ama ben bir şey yapamam yozlaşmış beynine; yapabileceğim tek şey ona karanlığımdan seslenebilmek seni ürküten bu karanlık aslında güneş sandığın lambandan daha ışıltılı ama bunun farkını yaşayabilmen için anlaman lazım yanı imkânsızı başarman (!) …

 

 

Özlem BUĞUR

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

11/2/2008 - Cennet Bahçelerinde

Kategori: BAHAR_KARAKOC



Cennet Bahçelerinde…

 

(can dostum Cennet’e)

 

Sensizlikle boğuşan bir gecede seni yâd ettim, uzun uzadıya.

 

Seninle buluştum hayallerimde, hatıralarımda gezdirdim. Mavi gökler ülkesine yolculuk ettik beraber. El ele tutuşmuş iki yaramaz kız çocuğu. Korkak ve yılgın… Sitemli ama suskun… Geçmişi tozlu raflara kaldırmış, bugünün geçmesini bekleyen sabırsız gönüller…

Dostum, ne de özlemişim seni. Küçüklüğümün bitmeyen, tükenmeyen koca sevdası. Yağmurun ıslatamadığı rüzgârların savuramadığı titrek yürekli dostum. Özlemim oldun sen, özlenen oldun yıllardır. Seni aradım kalemimde, seni aradım baktığın her yerde, duyduğum her seste, hayat bana sırt çevirdiğinde. Yalnızları oynadım hep. Yeşilliklerin arasında kayboldum gün geldi. Bazen de bakışlarda, o bakışlarda seni aradım. Halbuki sen benden hiç gitmemişsin, gitmedin. Bir sen unutmadın beni karlı dağlara tırmanırken. Bir sen arkana dönüp baktın; “neredesin, gel hadi” demek için. Beraber tırmandık ayaklarımız kaya kaya. Beraber dikti bayrağımızı. Mutluluğumuz eritti her yeri, güneş açtırdı gökyüzüne. Ama ben bu güneşin hep kalacağını düşünüp avuttum kendimi. Salmışım çiçek açan sevdamı aç kurtların sofrasına. Var sanmışım, dost sanmışım, yoldaş sanmışım. Yazık ki hepsi sonu gelmeyen tek kişilik dev kadrolu bir oyunmuş.

Dostum; gönlümü süslediğim pembe kurdeleler, neşeyle gülümsediğim portreler, yollar, beyaz atlılar yalanmış. Kısacası ben her şeyi samimi bir kara olarak görüyormuşum!

Neyse boş verelim beni, üzüntülerimi ve sevinçlerimi. Biraz da beraber dolaşalım sandalda. Şarkılar söyleyerek, kahkahalarla yoldaşlık ederek. Denizle mavi gökler ülkesini birleştirelim, sevdasız gönüllere tohum atalım. Pusulamız kırmızı gül olsun, zaman gelsin rehberimiz olsun. Okul bahçesinde kol kola gezdiğimiz günlerdeki gibi olalım. Yılmayalım bize karşı gelen oklara, o oklar barış çubuğumuz olsun taşlı yollarda. Gün gelsin o oklar bize bizi hatırlatsın. Zincirleri güllerle sağlamlaştırılmış salıncaklarda sallanalım. Mor salkımlı üzümleri biz takalım asmalara. Poşulu amcanın çocuklarını unutmayalım, gözyaşlarını içlerine akıtmayalım. Bir gün olup ta o gözyaşları bizi ağlatmasın, “keşke” dedirtmesin. Yeniden oklarımızı kullanalım, bize bizi unutturmamaları için. Geçmişimizi hatırlatalım, alıp başını giden gençliğe. Eğer bugün umursamıyorlarsa günü, yarın onları da umursamayanların olacaklarını bağıra bağıra anlatalım.

Var mısın, bana elveda demeyen yoldaşım?
Var mısın, karanlıklarda güneş gibi parlamaya?
Var mısın, parlayan yıldızlara ulaşmaya?
Bana sorma çünkü ben seninle her şeye varım!

İşte… seni andım çayımı yudumlarken, mektuplarını karıştırırken. Okudum hepsini, ağladım. Akan gözyaşlarım geri döndü bana, seni hatırlatmak için. Sen süzülen gözyaşlarımda bile varsın.Dostum; sevdaları hep gülen, ayçiçekleri sır tutabilen ve güneşi gördüğünde beni unutmayan bu çiçeklerle dolu, gülle bülbülün mesut olduğu, baharların kendi gelişlerini merhaba deyişini bayramlarla kutlayabildiği cennet bahçelerinde buluşmak dileğiyle…

Bahar Karakoç
2 YorumYorum yaz!Bağlantı

8/12/2007 - İslamî Burjuva veya Cosmopolis İslam

Kategori: NURCAN_BAGBASI

 

İSLAMÎ BURJUVA veya COSMOPOLİS İSLAM

 

Biz hani hep sahabeleri örnek veririz ya.Onlar gibi olmak deriz.Çoğu zaman örnek veririz onların hayatlarından.Onların imanları öyle kuvvetlidir ki,öyle bağlılardır ki Allah'a...Ne olursa olsun asla dinlerinden, inançlarından vazgeçmezler.
      Onların hayatlarını okuruz bazı zamanlar.Ağlarız okurken hatta.Farkında bile olamayız ağladığımızın.Öyle etkiler ki bizi onların hayatları..Hele o an.Evet o an...
 
      Ama sonra...Unutuveririz nedense.1-2 saat geçer geçmez daha.O okuduklarımız, etkilendiklerimiz, o ağladığımızyazılar unutuluverir her ne hikmetse.Bir gün bile olmadan.Evet bir gün bile olmadan daha...Nasıl da unutulur değil mi?
      Bilmiyorum ve anlıyamıyorum.Anlıyamıyorum insanını nefsi bu kadar mı olur?Bu derece mi olur yani.Şimdi Hz.Aişe'yi,Hz.Fatıma'yı okuyoruz.Ya da Resulullah'ı(S.A.V.),Hz.Ebubekir'i,Hz.Ömer'i ya da diğerlerini...Gerçekten Allah aşkı ile yanan kulları...Riyekarsız,hilesiz kulları...Ama sonra geçer hemen o okuduklarımız.
      Örnek verelim mesela.Hz.Fatıma koluna bilezik takar.Resulullah(S.A.V.) içeri girer ve kızının kolunda bileziği gürünce hiç
konuşmaz.Üzülür.Ve
der ki sonra:"Ya Fatıma!Bir Peygamberin kızı koluna bilezik takmaz.Bir Peygamberin kızı gösteriş yapmaz."Buna benzer bir şeyler söyler Resulullah(S.A.V.).
      Hemen bahane bulamaya çalışmayalım kendimize lütfen.Biz Peygamber kızı değiliz ama demiyelim.Biz eğer sahabeleri örnek alıyorsak kendimize,onların yaşadıklarını yaşamak istemeliyiz.Ve yaşamaya çalışmalıyız.
     Evet daha sonra Hz.Fatıma ne yapar biliyor musunuz?Kolundaki bileziği satar ve bir köle alıp onu azad eder.Evet sevgili kardeşim bunu yapar Fatıma Anamız.Hani bizim onun  adını geçtiği ilahileri okuduğumuz,çok hoşumuza giden hatta ağladığımız Fatıma Anamız.Bu davranışını okuduğumuzda da etkileniriz aslında biraz önce dediğim gibi.Ama hangi birimiz yaparız onun yaptığını.Kitabı kapattığımızda ağlarız belki de bilemiyorum.Fakat yapar mıyız onu?Çıkarıp kolumuzdan bileziği yardım eder miyiz yardım edilmesi gerekenlere.Eğer bunu yapıyorsak işte o zaman gerçekten o kitabı okumuş oluruz.Diğer türlü...
     Zor geliyor değil mi bunu yapmak bize?Kolundan o bileziği çıkarı, satıp, yardım etmek.O kadar zor geliyor ki adete okumamak istermiş gibi.Nerden okudum dermiş gibi.Biz her zaman okuduklarımızdan mes'uluz deriz ya.Bildiklerimizden yani.Peki bu da mes'ul olur mu bize?Ben bilmiyorum İnanın bilmiyorum.
    Kolumda bilezik yok şu an.Yani sorumlu değil miym diyorum.Ama gerçekten de yok kolumda bilezik.Ama ya olsaydı yapar mıydım Hz.Fatıma'nın yaptığını.İnan bilmiyorum.Şimdi içimden belki yaparım diyorum.Belki siz de yaparım diyorsunuz.Bilmiyorum belki de demiyorsunuzdur.Biz bilemeyiz tabi sizin içinizi.Ben bilemem.Rabbim bilir.
    Peki bunu okuyan bayanlar!Var mı kolunuzda bilezikler.Şangır şangır taktığınız bilezikler.Hani o evlenmeden önce mihir olarakaldığınız takılar.Hatta bu takılar yüzünden kavga edenler.Hatta sırf bunu için evlenmeyi kabul etmeyen bayanlar!...Anneler!..
    Ne düşünüyorsunuz merak ediyorum.Çıkarı o kolunuzdaki bilezikleri...Hadi bırakalım hepsini,bir tanesini çıkarıp,parasıyla bir fakire yardım eder misiniz?Bir tanesini diyorum,hepsini değil.Yapar mısınız gerçekten.
    Zor geliyor değil mi?Size...Bize...Hepimize...Şeytan dolaşıyor damarlarda.Hadis var ya:"Şeytan ademoğlunun damarlarında dolaşır." O körolası şeyten bizim damarlarımızda dolaşırken o bir bileziği çıkarmak ve yardım etmek...Ne kadar zor değil mi?
    Bilmiyorum şu an ne hissediyorsunuz, ne düşünüyorsunuz?İnanın bilmiyorum.Ama ben bunu okuduktan sonra ne zaman bir kadının kolunda bilezik görsem yüreğim bir tuhaf oluyor.'Cız ediyor sanki bir şeyler.Yüreğim parçalanıyor.Nefret ediyorum bileziklerden.Onların suçu olmadığı halde.Ya da var bilmiyorum.Ama dedim ya benim kolumda bilezik yok.Evli de değilim nişanlı da değilim.Ama eğer nişanlandığımda verilen o mihirlerden,bileziklerden birini satıp infak eder miyim bilmiyorum.Dedim ya o halde değilim.O zaman o bilezikleri aldığımda da yüreğim sızlar mı?...
     Rabbim inşallah o zaman da yüreğimi sızlatır.O zaman da bir şeyler yüreğimi parça parça eder de rahat olamam.Ne zaman ki....O zamana kadar...
     Ben anlayamıyorum gerçekten.Koluna o bileziği takıp da fakirlere acıyanlara.Üzülenlere...Hatta ağlayanlara...Bu nası bir ağlamaktır Allah'ım?Nasıl üzülmektir?"Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir" diyor Peygamber Efendimiz.Bu da binevi bu anlama gelmiyor mu?Komşusu aç ve o kişi kolundan o bileziği çıkarıp komşusuna yardım etmiyor.
     Düşün Ey Nefisler!Düşünün Ey Nefisler!...Düşünün işte...Kapasiteniz nereye kadar yetebiliyorsa...

 

NOT:Bu yazıyı okuyan erkekler veya kolunda bilezik olmayan bayanlar!Bu işin içinden sıyrılıcaklarını düşünüyorlarsa ben onları vicdanlarınla baş başa bırakıyorum.Tabi eğer vicdanları alınmamışsa...
   

ALLAH BİZİ VİCDANI ALINMIŞ VİCDANSIZ İNSANLARDAN EYLEMESİN!
                                                                                          AMİN!...

 

Nurcan BAĞBAŞI

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

14/9/2007 - Zahid Bizi Tan Eyleme

Kategori: -MUHYi

 

Zahid bizi tan eyleme
Hak ismin okur dilimiz
Sakın efsane söyleme
Hazret’e varır yolumuz

 

Sayılmayız parmağ ile
Tükenmeyiz kırmağ ile
Taşramızdan sormağ ile
Kimse bilmez ahvalimiz

 

Erenler yolun güderiz
Çekilip Hakk’a gideriz
Gaza-yı ekber ederiz
İmam Ali’dir ulumuz

 

Erenlerin çoktur yolu
Cümlesine dedik beli
Gören bizi sanır deli
Usludan yeğdir delimiz

 

biz ha isek siz de ha’sınız
siz hu iseniz biz de hu’yuz
hayy’dan gelen, hu’ya gider

 

Tevhid eden deli olmaz
Allah deyen mahrum kalmaz
Her seher açılır solmaz
Bahara erer gülümüz

 

Muhyi sana ola himmet
Aşık isen cana minnet
Elif Allah mim Muhammed
Kisvemizdir dalımız

 

Muhyi

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

29/7/2007 - Nur-u Ayn

 

“nur-u ayn”ıma

 

Zor bir gece olacak senin için.

........

Gözlerimi açtığımda etrafımda bir yığın insan vardı.

Sarmıştı etrafımı bucağı görülmeyen bir insan kalabalığı...

Beni izleyen binlerce göz...

 

Ben sararmış, yorgun ve suskun

Onlar meraklı, hareketli sesli...

 

İçlerinden birisi geldi geldi önümde durdu.

Ceketini çıkardı sonra şapkasını.

Üst üste bir kenara bıraktı.

Bembeyaz gömleğinin kollarını özenli bir şekilde eşit aralıklarla dirseğine kadar katladı. Yanında getirdiği küçük, siyah demir saplı çantasını yanıma koydu.

 Usulca ağzını açtı.

İçinden tutma yerleri yusyuvarlak olan bir makas çıkardı.

Ciddi bir tavır olan suratının aksi yüzüme, makasın aksi de yüreğimin üstüne düştü.

Bu sahneyi görenlerin içinden bir çığlık koptu.

 

Ben sayıklayan duyulan

Onlar bağırıp sessizleşen...

 

Makas önce gömleğimde sonra da bedenimde kocaman bir delik açtı bir hamleyle.

Yüzeyde gibi görünen içime doğru derinleşen kocaman bir delik...

Elini saçlarımın arasında gezdirdikten sonra kalbimim üstündeki delikten içeriye soktu ve yüreğime dokundu.

İçiiiiim acıcı.

Sonra elinde yüreğim, aklında gözlerim arkasına bakmadan yürümeye başladı sana doğru kalabalığı yara yara.

Biliyordum elçinin sadakatlı olduğunu.

Emaneti sana ulaştıracağını. 

Hani “Bir hatıra baktıkça...” demiştin ya işte bu yüzden sana gönderebileceğim, gönderemesem bile zaten seninle birlikte giden, dostluğumuzu gerçekten anlatan şeyi veriyorum sana; g ö n l ü m ü.

Ben düşünürken kalabalık başlamıştı yine acımasızca yürümeye.

 

Ben oturmuş, bekleyen

Onlar koşan yetişemeyen.

 

18 Eylül-elif sıla alkar

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

15/4/2007 - 1-0

Kategori: AHMET_KOCAK

Fotoğraf: Nagihan KOÇAK

1-0

Neden dalgın kara gözleri? Uzak… Çok uzak bir geçmişe mi bakıyor? Bilinmez bir geleceğe mi yoksa? Ve neye gülümsüyor?

Yaşadıklarıdır insanı insan yapan… Ama yaşamadıklarından da sorumlu tutulur çok zaman! Her akşam aynı şeyleri özlemekten de bıkar belki… Öyleyse insan kaç geceyle örtmeli teninin esmerliğini?

Sessiz akşamüstleridir şimdi yaşanan. Küçük bir serçenin ürkek bakışları ardına gizlenen büyülenmiş ve büyümemiş bir kız yüreği, kendi iç tıpırtısından bir ritm tutturmuştur hayatta. İçinde sakladığı masumiyeti, hep utandığı ilk aşkını anımsayarak ortaya çıkarmıştır. Kuşatılmışlığın uğursuz karanlığıyla uyanmıştır gecelerde ve soluk beyaz yalnızlıklar bulmuştur yatağında…

Aklına, ilk dizelerini anımsadığı kırık bir şiirin dökük bir ezgisi gelmektedir sürekli. Bahar gelmiştir gelmesine de içinde şarkı bitmiştir. Yeşili mavisi tam bir kenti bırakıp gelmiştir bu sapsarı bozkıra. Sokakları gittikçe daralan, gittikçe daralan bu şehirde; bittikçe çoğalan bir kedere gömülmesi an meselesi gibidir.

Ansızın karşısına çıkan ve yine ansızın ortalıktan kaybolan seraplar görür ya insan… Rüya mı gerçek mi olduğunu bilemediği bir düş yaşadığına ikna eder kendini… “Geçecek!” denir her seferinde ama geçen yalnızca zamandır ve tükenen de insan…

Neye gülümsüyor? Bilinmez bir geleceğe mi? Çok uzak bir geçmişe mi yoksa? Ve neden dalgın kara gözleri?

Oysa aşklarıdır insanı insan yapan… Ama nefretinden de sorumlu tutulur çok zaman! Her sabah aynı şeyleri gözlemekten de bıkar belki… Öyleyse insan kaç heceyle örtmeli benliğin esaretini?

Elleri bir türlü ısınmayan yalnızlık nöbetidir şimdi uyandığı sabahlar… İçinde yılgın ve yenik ahlarla, affedilmez günahlarla özler bir sabah uyandığında tüm yitirdiklerini. Bitirdiklerine sessiz sessiz, içli içli ağlar. Ve bağlar hayallerini bilinmezlere elbette…

Siyahın en koyusunda ve yoğun kokulu bir özlemlerle çıkmalı yola. Öyle çıkmalı ki, o kararlılık kara gözüne de vursun ve insan gözü kara olsun. Varsın solsun o yapma çiçekler tozlu sayfalarda fotoğraflar boyunca. Doyunca kalkılan bir sofra olsun tüm yaşanan anlar. Bir gün herkes gibi o da anlar!

Ey hayatın ışığını kendi eliyle yakan ve onu içinde tutan esmerlik! Katledilen umutlarınla çıktığın bu yolda kaybolduğunu sansan da, aslında doğrulduğun yepyeni bir hayattır. Herkes gelecek, herkes gidecektir. Fakat kapısından geçerken eğildiğin o hayat, seni baş tacı edecektir.

Unutma ki bu yolda en büyük yoldaşın, her an kanattığın kalbinin kanatlarıdır.

Bu bir sır!

Ahmet KOÇAK

5 YorumYorum yaz!Bağlantı

12/4/2007 - S(K)an/Atlılar

Kategori: NESE_YESiLOVA

 

S(K)an/Atlılar

 

Alay durağında tamtam sesleri, pervasız

Alay ki sözü gıdıklar dudağınızda

Hasılat-ı çavgan; yedi atlı, yedi mızrak

Ve atsız siluetleri kaçak, arsız, kaygısız

Ganimet bahtsız dökülen kan riyakar

Ya seferdeyiz ya balçık sıvayın sefaletinize

Yolu çevirin olmazsa yoldan çekilin

Güneşe yürüdü kara atlılar çatkısı kirli duvak

İştihanız kadar açız, s/açılırız

Vehimlerini kut/sayanlara köşe bucak

İhanetin  y/eli değmeye görsün

Rahvan geçer acılar kalbim/izden

Ah anlasalar yedeğimizde aşk var

Yine de her helis döngü fırtınada

Neden saçlarımızı insafsızca sorgular

Korkunç yelelerle uçuyorsa o rüzgar

Cirit attığınız kaçıncı meydan

Kaçına sayrı saat haykıracak

Nizamsız sevda yürüyüşlerinizde

Küsüp gitmişliğimiz var

Gülüp geçmişliğiniz

Kahkaha mezbelesinden

Şimdi çinko damları vuran

Yağmur dinletmiyor şarkısını

Çünkü bir mızrak daldırıldı çuvala

Söze sığınak olunca haczedilirmiş dudak

Uçurun yüzünüzdeki masum kuşları

Tebessüm sakil duruyor çehrenizde

Pençelerde karanlığın ördüğü öykü gibi

Eğimli haritalar  açar ayaklarınıza

İntihar eğilimli yollarınız

Her dağda uçurum yüzlerinizi öğütür

Mızrak çuvalı delip geçeli

Gülmüyor bahçemizde gül fidanları

 

Neşe YEŞİLOVA

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

9/4/2007 - Ben Hep Issızdım

Kategori: TARKAN_BASER

 

Ben hep ıssızdım

 

 

Kerhanedeki tek kızdım

Bir bilsen ne kadar yalnızdım

 

 

Kerhanedeki tek bakir

Günaha bu kadar fakirdim

 

Tarkan BAŞER

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

6/4/2007 - saçımdaki ilk beyaza

Kategori: BiLAL_iBiLEME

 

SAÇIMDAKİ İLK BEYAZA

Harmanın yığılması gerekiyorken akşama, Bir çocuk inadına yırtınırken kumların içinde, Elindeki dirgeni hızlı hızlı yığınlara daldırırken bir kadın , Ve karnındaki çocuğu düşürmeye çalışırken , Annem...!

Postacı iyi tutunmuştu bana, ya da ben postacıya...

Seni  ne  kadar  özlemiştim.   Minik bir  bedeni,  altıncı  defa hayata hazırlamaya çalışıyordu çiş kokulu zıbınlar, sararmış esvaplar, sonradan lastik pabuçlar.

Lastik pabuçlarımı çok sevmiştim. Tam on dört yıl onunla yürüdük sana doğru. İçleri ne kadar sıcaktı kış günlerinde ve ne kadar sıcaktı yaz günlerinde. Hani sen, bizi iki milimlik boyunla seyretmiştin o gün. Hani, onu gördüğümde, bana ne olduğunu anlayamadığım; ama küflü bir kepçenin gelip mideme musallat olduğu o gün, öğretmenimiz : " Girin çocuklar!" demişti. Gülerek girmişlerdi içeri. Nasıl ısınmıştı beynim ve o varken, nasıl ısınıyordu lastik pabuçların içi.

Kapının önünde kaç yıl geçmişti?. Kaç nefes, yırtarak geçti boğazımı? Nasıl bir düğümle bağlanmıştı ayaklarım ki çözemiyordum bir türlü bu düğümü. Süzülürken yarım aksak adımlarla içeri ve otururken ilk defa, yumuşak bir koltuğa ve otururken benimle birlikte, iğrenç bir koku her koltuğa, her buruna, parmak aralarımda vıcık vıcık olmuş çamur, otururken tertemiz halıya, uzamıştın biraz daha, biliyordum.Eğilip görmek istemiştin gözlerimi. Biliyordum ki her telinden, her kısacık telinden, incecik bir yağ sızmıştı da o zaman, kokusunu ben duymuştum.

Çocukları annelerine teslim eden, adresi hiç şaşırmadan teslim eden, sonra başka başka annelere giden her postacıdan nefret etmiştim o gün. En çok da, beni taşıyan postacıdan.

Bir kara haber gibi bakmıştı annem »yüzüme. Ne kadar sıcak bir gündü ve ne kadar soğuk bir gün. Ve ne kadar işi vardı annemin. Mektupta yazılanları biliyordu zaten ,okusun da ne yapsın. Daha doğrusu, okutsun da ne yapsın. Altıncı gelişiydim ben postacının ve altıncı boğazdım, ağzına kadar boş.

Kısık gözleri vardı annemin. Birkaç dişi vardı annemin. Çok işi vardı annemin. İşi gerçekten çoktu da, biç talihi yoktu annemin.

"Köyün en çukur yerinde, kimseciklerin olmadığı yerinde, yapayalnız doğurmuş beni annem." diyecektim de sonraları, kimseler inanmayacaktı bana.

Seni ne zaman görecek olsam, ne zaman seni yanımda hissetsem, hemen kolumdan tutarlar, bir yerlere götürürlerdi beni. Dar sokaklardan geçer, kırık, çürümüş tahta merdivenlerden çıkardık. Yaşlı, gözleri görmeyen, elleri titreyen, hiç gülmeyen-ya da bana öyle gelen- hiçbir şey bilmeyen; ama seni benden ayırmasını bilen bir adama teslim ederlerdi beni. Bükerdim boynumu. Senin bütün uğraşların, gün yüzüne çıkmak için çabalayışlarm, gencecik filizlerin, bu adamın yaşlı parmaklanyla veda ederlerdi hayata. Ne kadar acırdı içim, hiç sesimi çıkarmazdım. Boynum bükük, çürük tahtalarla buluşmanı seyrederdim senin. Sen ruhumdan sökülüp düşerken bölük bölük, gözyaşlarını karışırdı tahtaların kirli kanlarına.

Sokağa çıkınca nasıl da zordu yürümek. Bütün gözler o sipsivri kafama ve kepçe   kulaklarıma çevrilmiş  zannederdim.   Gözlerim  anlamsız  bakardı  toprağa.

İçimden birşeyler akardı. Sen canlıyken, benim gözlerimi hiç göremedin. Beni böyle görmesin diye, onun olabileceği yerlerden kaçışımı hiç görmedin sen.

Koyunlar, dere kenarında karınlarım doyururken, ben bir kayanın üstüne otururdum; sudaki görüntüne bakardım senin. Ellerim avutmaya çalışırdı seni. Her telinde ayrı ayrı dolaşırdı parmaklanın. Oysa sen, ne kadar da kızgındın bana. Ne kadar sertti bakışların. Bakışların bir mızrak olur, girerdi kalbime. Ve kan yol bulurdu gözlerimden dışarı.

Yaşlı düşmanın, her öldürdüğünde seni, daha da çoğalıyordu senin askerlerin. Güneşe ne kadar hasrettin. Ne kadar hasrettin güneşe.

Ve güneşe, doğduğun yerlerden çok uzaklarda "merhaba!" dedin, "merhaba!" Küçücük bir dükkanın, tozlu bir köşesinde görmüştün önce onu. Küçücük bakışlarla baktın ona, uzanmak istedin. Parmakların, ceplerinin içinden bacağmı çimdikledi; ben biliyorum. Cebin bomboştu ve bacağın acıyordu. Yurda koşarak gelmiştin. Kaç saat yalvarmıştın, bir arkadaşından, biraz para koparabilmek için. Ve yine koşarak dönmüştün dükkana, nefes nefese uzatmıştın parayı dükkanın yaşlı sahibine.

O gece, kaç kere yatağından kalkıp aynanın karşısına geçtin, utangaç bakışlarla. Nasıl çarpıyordu kalbin. Sevdiğinle ilk kucaklaşmanızı hatırlıyorum. Kim kimi çarpmıştı? Kim kime çarpılmıştı? Nasıl da ayak dilemiştin önce. Ne yalvarmalar, ne ağlamalar kâr etti. Her şey yolunda gibi görünüyor, tam uysallaşıyorsun, sonra yine önceki vahşi tavrmı takmıyorsun. Yılların nefreti vardı üzerinde. Her bıçak, biraz daha bilemişti seni. Nasıl da uslanmaz duruyordun. Ama o küçük bakkalda, küçük bir kutunun içindeki -adını sonradan öğreneceğim- iksir yola getirmişti seni. Önceki görüntünü biraz yitirmiştin ama olsun yola gelmiştin ya. Aşkın keskin bıçağına teslim ettiğinde boynunu , için nasıl da rahattı. Ellerini kafanın altına koyup, gözlerim tavana dikerek saatlerce yatmıştın ranzanda. Yüzünde gülücükler...

Buluşmalarınız günlerce sürdü sevdiğinle. Günlerce kaçak kaçak girdiniz okul kapısından. Okul kapısmda aşk cellatları...

Ve okul kapısı, yakaladı incecik boynundan. Sımsıkı kavradı titreyen boynunu, bastırdı yere doğru, sürükledi seni, okulun bir başka karanlık kapısına. Parmaklarındaki ateşli nefretin damlaları sıvandı boynuna. Ne dayaklar, ne küfürler yedin o gün. Kendini nasıl aşağılanmış hissettin. Herkes sana bakarken ve gülerken herkes sana, nasıl küfretmiştin o, işine sadık postacıya. O gün senin parçaların ve yarinin parçaları, yani yüreğin,savrulup atılmıştı pisliklerle dolu, pis bir kovaya. Başını bir süre kaldıramamıştın kovanın üstünden. Ve o, küflü büyük kazan kepçesi, gelip savunmuştu yine mideni. Sallanmıştı her yer, sallanmıştı gururun.

"Anne!" dedin, "anne!" O gün, harman yerinde, biraz daha uğraşsaydm ya. Dirgenin sivri ucunu... Kıyamadın annene. Nasıl yaralanmıştın o gün. Nasıl girmişti dirgenin bütün kör parmakları gözlerine. Gözün hiç kanamamıştı.

Şimdi, İstanbul'un cömert güneşleri besliyor seni. Ne elleri titreyen, hern başını hem de içini acıtan yaşlı berberler ne de okul kapısmda bekleyen aşk cellatları... Nasıl bırakmıştın kendim İstanbul'un nemli rüzgârlarına. Sahi, gözümü ilk kez İstanbul'da görmüştün. Ben de siyahlığını senin. Ve orda tanımıştık birbirimizi, yıllar sonra;

Yıllar sonra, doyasıya,

Yıllar sonra, kıyasıya.

Nasıl da hasretmişim sana, sen nasıl da hasretmişsin bana. Bugünlerde kara bulutlar dolaşıyor üstümüzde. Ben biliyorum ki yağmuru olmaz kara bulutların.

On dört yıl, beni sana taşıyan lastik pabuçlarımı düşünüyorum şimdi. Hiçbir yerde rastlamıyorum artık .onlara. Nasıl da alışmıştık birbirimize. Onlar, benim, yaralarımı sararlardı; ben de onların yaralarım sarardım. Bazen kızardık birbirimize. Onlar hınçlarını benim topuklarımdan çıkarırlardı ama olsun, sevmiştik birbirimizi. Nerede çürütüyorlar sevdalarım, hangi topraklan dolduruyorlar şimdi içlerine , bilmiyorum; ama ayaklarımda hâlâ onların iğrenç kokulan. Benim kokularım.

özgüllük yaramadı sana, benim zayıf dostum. "Özgürlük" dedin ve bırakıp gittin yavaş yavaş beni. Bırakıp gittin, güneşlerini. Hangi kuytularda avutacaksın şimdi kendini? Ben hangi kuytulara sığınacağım? Saklanacak yerim yok. Tanıyor beni bütün kuytularım.

Oysa ne umutlarla büyütmüştük birbirimizi. Kaç yastığa, kendinden bir iz bırakmıştı yumuşacık kanın. • Sen gittin yavaş yavaş, ben yavaş yavaş izlerimi kaybettim. Hangi patikaya vurayım şimdi kendimi? Hangi dağlara yaslanayım?

Cellatlara birlikte uzatmıştık boyunlarımızı hatırlasana. Hani bir resim öğretmenimiz vardı. Nasıl bir hışımla tutardı ikimizi, kulağımıza yakın bölgeden. Hani o en çok acıyan bölgeden. Yukarı doğru asılırken* seni, hangi nefretleri taşırdı parmaklarında? Bn-akmamıştm beni. Gözlerimden yaş , kalbimden kan damlamıştı hani, sen bırakmamıştın beni.

Şimdi bir mektup bırakmışsın ardında. Bir mektup... Resim öğretmeninin en sevdiği yere bırakmış mektubunu, postacı. Önce inanamadım. Sonra uykulu gözlerle okumaya çalıştım mektubunu.

Dostum! Gümüş bir kâğıda, hızla çiziktirilmiş harflerin. Harflerini topluyorum kaç gündür kör bir dirgenle. Harmanlar yığıyorum harflerinden. Hava ölümüne sıcak.

Bütün harmanlarda seni biriktiriyorum anne. Dirgenler her saplanışında yığınların bağrına, beni savuruyorlar patozun en keskin dişlilerine.

Anne! Bilemezsin belim nasıl da ağrıyor. Ve elim... Titreyerek ellerim, başakların en beyazına uzanıyor. En beyazına kusuyorum bütün nefretimi. Tarağa direndiği gibi direniyor önce, yakalayamıyorum.

Yakalayamıyorum, hayat önümden akıp gidiyor. Bembeyaz bir başağa ihanet ediyorum. Bembeyaz bir kepçeyle dost oluyorum. Titreyerek söküyor başağı elim. Zarfı açınca göreceğin, Bembeyaz bir ihanetimdir benim.

Çöp kovasında paramparçaydı saçlarım ve paramparçaydı tarağım. Tarak benden beter şimdi. Her kavuşmasında, eski sevgilisinin binlerce canını alıyor da yine iflah olmuyor. Başımın üstünde kara bulutlar yok şimdi. Güneş her gün yeni başaklar büyütüyor . Ben tohumlarla avunuyorum. Beraber uzatalım yine boynumuzu cellatlara, benim beyaz dostum.

Ve biliyorum ki artık, beni hiç mektupsuz bırakmayacaksın. Ta enseme kadar, ya da ben seni, siyah saçlı bir boyayla, aldatana kadar.

Ellerim sana uzanırsa bundan sonra, bil ki bu, okşamak için olacak.

 

Bilal İBİLEME

3 YorumYorum yaz!Bağlantı

3/4/2007 - yok olan bir tarihti!

Kategori: METAH_CAKKO

YOK OLAN BİR TARİHTİ!

 

            Üniversite sınavını, sınava girdiğim ilk yıl kazanamamıştım. 1993 yılı yaz tatiliydi. Ailem “moralim yerine gelir, değişiklik olur” diye hemşire olan ablamın yanına; onun görev yaptığı Pul Köyü’ne gitme isteğimi kabul etmişti. Bu köyü ve insanlarını ilk defa o zaman yaklaşık altı ay kadar tanıma fırsatı bulmuştum.

            Yıllar sonra, uzun bir yolculuktan sonra işte yeniden Elazığ’ın Ağın ilçesindeyim. Köye ulaşmak için minibüsün hareket saatini bekliyorum. “Her şey ne de çabuk ve geriye dönüşsüz değişiyor.” diyorum içimden…

 

Resim-1                                                                     Resim-2

 

            Köye ulaştık, köyün girişindeki çınar ağacının altındaki çeşme başı köyün meydanı… (Resim-1) Köye araçlarla giriş ve çıkış buradan olur. Aynı zamanda uzun ayrılıkların ve kavuşmaların başlangıç noktası, bir nevi hasretlikle muhabbettin kesiştiği noktadır çınarın dibi.

Çınarın dibi, köyde yaşayan insanların gece geç saatlere kadar muhabbet ettikleri yer olup bir nevi köyün kürsüsüdür. Köy için alınacak kararlar çınarın dibinde alınıp köylüye duyurulması dolayısıyla şaka yollu “Hükümet Meydanı” olarak adlandırılır.

 Çınar aynı zamanda köy halkı için Türk soyunun ululuğunu, ömrünü temsil eder. Bu manada bu yaşlı çınar, köyün tarihini simgelemektedir. Bu yönü ile köyün çınarı dedelerinin onlara bıraktığı, korunması ve bakılması gereken ata yadigârı olarak görülmektedir. (Resim-2)

Köyün tüm erkeklerinin (7–8 kişi) bu saatte orada toplandığını biliyorum. Köy o kadar terkedilmişti ki 1993’te bile yaklaşık 10 hane vardı. Bir zamanların “merkez”i olan bu köy 1900’lü yılların başlarındaki ihtişamını yitirerek artık zamana iyice yenik düşmüş gibi…(Resim-3 ve Resim-4)

Herkesin birbirini tanıdığı köy halkı, ilgi ve merakla bakıyorlar bana çınar altındaki sohbetlerine devam ederek. Selam verip kendimi tanıtıyorum. Hepsi hatırlamıyor elbette… Tanıyanlar hal-hatır ediyor. Hemen evlere çocuklar yollanıyor ikram için; tabakalar çıkarılıyor, tütünler sarılıyor. Koyu bir muhabbete kuşanıyorlar sanki yılların acısını çıkarmak istercesine…

Köyün tarihçesinden başlıyoruz. Türkiye de yapılan ilk nüfus sayımında köyün nüfusu 540 kişi, hane olarak da 80 hane: Komşu köylere nazaran “büyük köy” konumun da yani. Köy halkı da diğer köylere nazaran daha muhafazakâr olduklarından ve dini ilmilere daha fazla ilgi
gösterdiklerinden bu alanda adlarını duyurmuşlar. Hatta köyün eski camiinin kütüphanesi, el yazmaları açısından yörenin tartışmasız birincisiymiş.

Pul Köyü  arazisinin sınırları dâhilinde biri “Kızıl Tarlalar” da  olmak üzere üç adet kilise harabesinin olduğunu, bu sebeple de çok çok eskilerden beri bu çevrede en büyük yerleşim yerinin burada olduğunun anlaşıldığını söylüyorlar.

Pul Köyü’nün ilk sakinlerinin ve köyü kuranların Türk ve Müslüman olduğunu, bu yüzden köy isimleri yeniden düzenlenirken köylerinin isminin değişmediğini söylüyorlar.

“Neler değişti peki?” diye soruyorum. Anlatıyorlar:

 Köyün girişinde bulunan ve köyün sembolü sayılan çınar ağacının gövde kısmından içinin boşaldığını, çocukların dallara çıkarken bu boşluğun içinden geçtiğini ve bu sebeple oluşan oyuğun daha sonraki yıllarda kapatıldığını söylüyorlar.

Hidayet hocanın oğlu Recep Özer’den, rahmetli babasıyla ilgili bir anıyı anlatmalarını istiyorlar hafif gülümseyerek.

__Çınarın dibinde, saatlerce gün döndüren (ayçiçeği)  gibi güneşe göre kendini yönlendirdiği vakitlerde babam herhalde 80 yaşlarındadır. Çünkü ben doğduğum da 67 yaşında imiş rahmetli. (Gülüşmeler.) Çemişkezek, Arapkir, Divriği ve Ağın’ın çeşitli köylerinde 20 yıl hocalık yapmış en son Divriği ilçesinin Dejdekar köyünde iki yıldır resmi hocalık yaparken annemin onun yanına gitmemesine içerlemiş ve istifa ederek köye gelmiş, çınarın dibine yerleşmiş. Geliş o geliş... (Gülüşmeler.)

1970 yılları Ramazan ayı… Çınarın yanında Ekrem emmi(amca) alçak damda (çınarın yanındaki evden bahsediyor) sesiz, içinden Kuran okuyor. Alçak damın dibin de, hezanların üstünde (hezan: kesilmiş, kalın, uzun kavak ağacı) on, on bir kişi oturmuş huşu içinde Hidayet hocanın dini sohbetini dinliyor. Hidayet hoca yüksek sesle kelimeleri iyi vurgulayarak vaazına kendini kaptırmışken Ekrem emmi alçak damda Kuran okumasını bitirmiş,
damın kenarına gelmiş, aşağıda oturanları kuşbakışı dinlerken hocanın nefes almasını fırsat bilerek aşağıdaki cemaate şöyle seslenmiş: “Annam sizlerin işi gücü yok mu oturmuş bu herifi dinnisiz gağın işize gücüze bakın! Annam evde garız belki sizi bekli! Yav bırakmadız ki
şurada mübarek günü bi Kuran okuyam…”

Orada oturanlar bir anda sessizliğe büründüler. Herkes tabii ki hazır cevap Hidayet hocanın ne söyleyeceğini merak etti. Hocanın buna cevap vermesi artık farz diye düşündüler. Hidayet hoca oturduğu yerden kalktı, su harkını karşıya geçti, çınarın gövdesine yanaştı. Yüzünü de damda ayak da duran Ekrem emmiye döndü orada oturanların duyacağı şekilde ve hafif de bıyık altından gülerek şöyle seslendi:

__Geçenlerde Çimen köyünden Kayınpederden geliyorum. “Sarat Başı”ndan aşağı, köye gelirken köyümüzün çok sevilen köpeği Karakuş köyden kaçarcasına “Sarat Başı”na doğru koşuyordu. Yanımdan geçerken baktım Karakuşun morali çok bozuk: “La Karakuş n’oldu? Akşamın bu saatin de nereye gidisin?” dedim. Benim sesime Karakuş gıçını yere koydu bir derin nefes aldı, bir de döndü köye baktı sonra: “Hoca bana darılmayın ama ben bugünden itibaren köyü artık terk edim!” “La Karakuş! Hayrola, ne oldu?” “Valla kusura bakmayın hoca! Sizin köyde Ekrem varken bana yer yook…”

 

Resim-3                                                         Resim-4

 

Biz gülüşürken çaylar geliyor. Bu sırada Yalçın Seyhun da meydandaki çınarın içinin boşalmasına benzer, köyde nelerin değiştiğine dair önemli sözler söylüyor:

__Yıl 1963. Türkiye tarım ülkesi; köyde her evde inek, keçi, koyun var ama biz okulda süt tozundan yapılan sütü içiyoruz. Daha doğrusu içmek zorunda kalıyoruz. Belki de o yüzden bizim neslin süt içmeye karşı soğukluğu var. O yıllar Amerika bize yardım (!) ediyor: Marshall yardımı… Yağ veriyor okullara; tereyağı yiyen bir topluma, margarin yemeyi öğretiyorlar, zorla…

 Bir keresinde giyim yardımı da yapmışlardı. Şansıma  şort mu desem don mu desem öyle bir şey düşmüştü. Pamuklu veya penye türünden… Değil giymek içinde benim gibi birkaç kişi saklambaç oynardı. (Gülüşüyoruz.) Kocaman bir şort ve büyük bir ihtimalle de yeni değil. Amcama (Saim hoca -bu köyde hoca çok, başta belirtmiştik-) götürdüm. “Gâvurların donunu mu giyecem!” deyip attı. Hoş giyemeyeceği kadar büyüktü ya…

Çaylarımızı bitirip bir zamanlar o çevrenin el yazması eserlerini içeren en kapsamlı kütüphanesinin bulunduğu eski camiye doğru yürüyoruz. Köy içindeki -çınar dibi gibi- kimi mekânların, köyde belirli süre yaşayan herkesin kafasında, gönlünde bir taraftan ayrı duygular yaşatacağı gibi, öbür yandan da duygu ortaklığı oluşturabileceği aşikâr.

28 Temmuzda (2006) açılışı yapılacak olan yenilenmiş caminin önüne gelirken anlatıyorlar: Köy, ilk kurulduğunda yedi ev olarak kurulmuş. Kuruluşta ilk gelenler Kayışgiller ve Sofugiller olarak bilinir. Cami ve havuz çeşmesinin  bulunduğu kısım köyümüzün kuruluş çekirdeğinin atıldığı kısımdır. Tarihi camimiz de buraya ayrı mana ve değer katar. Camii önü köye her gideni sıcak karşılar insanı tarihi muhabbet ve hasretle sarar. (Resim-5)

Değişen şeylerden biri de caminin yanındaki “Havuz”… Eskiden kemerli taş bir yapı iken, devletten alınan çimento yardımı değerlendirilsin(!) diye o güzelim kemerli çeşme yıkılmış ve yerine hiçbir şeye benzemeyen şimdiki çeşme yapılmıştır. (Resim-6) “Allahtan kitabesini atmamışlar” diyorlar.

 

Resim-5                                                         Resim-6

 

Eskiden un, bulgur gibi yiyeceklerin “petek” de saklandığını; peteğin yukarı doğru genişleyen büyük sepet şeklinde örülerek “çarpun” denen beyaz toprakla sıvandığını; peteğin yukarı doğru genişlemesinin fare, yılan gibi zararlıların oraya girmesini önlediğini ama artık bunun da değiştiğini söylediler. Aradan, “En son Zeynel emmi yapıyordu” sesleri yükseliyor. Caminin yanındaki sekilere oturuyoruz. “Zeynel emmi, zamanının büyük tüccarı… Un, kepek, gübre ne ararsan onda... Ayrıca köyün en duygusal insanlarından biri… Gurbetten gelen birini gördü mü,  sarılır başlardı ağlamaya… Zeynep bacının gözleri kapandıktan sonra  evin bütün yükü ona kalmıştı” diyor Recep Özer babası Hidayet hocanın arkadaşı Zeynel amcadan için…

Tam bu sırada 1993 yılında Zeynel amca, Mahmut amca ve şu an hatırlayamadığım birkaç kişinin daha bana; buradaki Osmanlı harfli kitapları eşeklerin üzerinde küfelerle taşıyarak mağaralara sakladıklarını, bunun sebebinin de eski harfli olan kitapların yöneticiler tarafından toplanarak imha edilmesi olduğunu söylediklerini aktarıyorum.

Bir an sessizlik oluyor. “Evet”, diyorlar, “Ezanın Türkçeleştirildiği dönemlerde olmuş. Hatta şu an barajın (Keban) altında kalan dereden geçerek ulaşmışlar o Kara Mağaralara, saklamışlar ama tekrar gittiklerinde rutubetten kullanılamaz halde bulmuşlar” diyorlar. “Nerede o mağaralar?” diye heyecanla soruyorum. Mağaraların da oradaki tarihi bir köprüyle birlikte sular altında kaldığını söylüyorlar. (Daha sonra ilçeleri Ağın’ın çıkardığı bir dergi kapağından ulaşıyorum bu mağaranın ve köprünün resmine…Resim-7)

 

Resim-7                                                         Resim-8

 

          Yalçın Seyhun anlatmaya başlıyor bu sefer nelerin suyun altında kaldığını:
    __Yıl 1974… Şair Enver Gökçe’nin  Ahmet Kaya tarafından da bestelenip okunan bir şiirinde söylediği gibi “bir sabah suya gittiğimizi” gördük. “Baraj gelmişti”...Tabii şairin dediği gibi “bir sabah” olmamıştı bu. Yavaş yavaş ve her gün biraz daha derken, “Çaylar” su altında kalmıştı. “Gelecek yıl buraları su basacak” dendiğinde pek de inanan olmamıştı. Bu yüzden vadideki ağaçların çoğu su altında kalmıştı.

            Çaylar köy topraklarının “sulu” olan hemen hemen tek bölümüydü. Bu yüzden suya ihtiyaç duyan bitki ve ağaçların tamamına yakını “Çaylar”da yetişirdi. Bol miktarda dut ağacı bulunurdu. Dutlar değdiği zaman (olduğu zaman) çaylara dut sallamaya gidilirdi. Tenekelerle hayvanlara yüklenen dut köye getirilir, pişirilip pekmez, bastık  yapılırdı. Bizden önceki zamanda ipek böceği yetiştiriciliği yapılırmış. O zaman dut ağacının yapraklarından da yararlanılırmış. O devirlere yetişemediğimiz için detaylarını bilemiyorum. Çaylarda en bol bulunan ağaç kavaktı herhalde. Devamlı ıslak olurdu kavaklıklar ve güneş ışığından mahrum bir loşluktaydı hep.

Çayda kurulu su değirmenleri olurdu. Bizim köy daha çok Horoç’lu  Hamdi’nin değirmenine giderdik. Sabah güneş doğmadan buğdaylar hayvanlara yüklenir, sıra bulmak için erkenden yola revan olunurdu. Köyden azıtılacak kedi varsa kıl heybe veya torbaya konur, o da değirmene götürülüp orada serbest bırakılırdı. Değirmende bulunan farelerle hayatını idame edeceği varsayılırdı. Tabii çoğunun birkaç gün sonra zayıflamış bir halde köye geri döndüğünü görürdük. Giderken yolu görmemesi için önlem alınmasına rağmen içgüdüsel olarak gelir köyü bulurdu.

Diğer bir değirmen de “Matikler”de  “Gıranni Hayri dayı” nın değirmeniydi. Bir de yanlış hatırlamıyorsam “Taftu Çayı”nda bir değirmen daha vardı. Çocukken en teknolojik şeyler olarak hayranlıkla izlerdik bu değirmenlerin çalışmasını. Bir de değirmende pişirilen bir ekmek vardı, adına “pağaç” denirdi. Tatsız tuzsuz bir şeydi ve onunla ilgili bir atasözü bile vardı : “Değirmenden gelenden pağaç umulur.”

            Çay dediysek bilmeyenler nehir şeklinde algılamasın. Su çok bol olmadığı için her tarafında yüzülemezdi. Bizim köyle Horoç, Hinesik, Gücü, Maşker, Karapahar (pahar=pınar) gibi köylerin bağlantısı çayın üzerinde ayakları taştan örülü ahşap bir köprü vasıtasıyla sağlanırdı. Köprünün altında ise yüzmeye uygun göllerden en uygunu vardı.

İnsanoğlu zamanla alışıyor her şeye, baraja da alıştık. Çocukluk anılarımızı suları altında bırakmasına fazla da üzülmedik. Bize, evlerimize birkaç yıl sonra elektrik olarak dönme rüşvetine tav olduk. Çaylara çümmeye giderken anamız babamız merak etmezdi, çocuk da olsa yüzme bilmese de çayın kimseye zararı dokunmamıştı. “Çaylar”la birlikte “çümme” de bitti. Her yeni şey gibi kendi terminolojisini de beraberinde getirmişti. Barajda “yüzmeye” gidiyorduk artık. “Çümmeye gitmek” “Çaylar”la birlikte baraj suları altında kalmıştı. Baraj gölü kıyısında kavaklıklar olmadı hiçbir zaman, meyve ağaçları da…

 “Yenik düşüyor her şey zamana /Biz büyüdük kirlendi dünya” diyordu bir şarkının sözleri. Zaman mı ,”uygarlık” denen şeye mi yenildi bilmem ya bizim “Çaylar”, çocukluk anılarımızla birlikte barajın suları altında kaldı. Yeni istilacımız, davetsiz misafirimiz hazırlıksız yakalamıştı bizi. Gidenin argümanları onunla kaybolmuştu, yeni gelenin argümanlarını insanlık tarihinin çok önceki dönemlerine ait deneysel metotlarıyla bulmaya çalıştık. Yürüyerek gittiğimiz yerler bizim için artık “karşı” olmuştu. Geçebilmek için “sal”ı icat ettik. Sal uygarlığın çok önceki dönemlerine ait bir buluştu şüphesiz ama olsun, biz yeni bulmuştuk. Korka korka da olsa bindik binmesine ya kadim dostlarımız yük taşıma aracımız atları, eşekleri buna alıştırmak hiç de kolay olmadı.

Her şey zamanla olağanlaşıyor. Şimdi feribotlar, motorlu kayıklar geziyor sularımızda. Sürat motorları için ise geç bile kaldık. (Resim-8)


Pul Köyü Erkekleri                                                  Pul Köyü

 

Durmuyor Yalçın Seyhun:

__Yalnızca birinci sınıfı okumak nasip oldu köyde. Daha sonra ver elini Elazığ. İkinci sınıfa gittiğimde okuma yazmayı sökememiştim ama henüz Anadolu liseleri olmadığından (icat olmayanlardan biri de oydu) pek de önemsenecek bir şey olarak algılamadık. Önümüzde uzun yıllar vardı ve hiçbir şey için geç değildi. Koşturarak geçmiyorduk hayatın içinden. Sindire sindire yaşıyorduk, acelemiz yoktu. Oyuncaklarımız şimdikilerle kıyaslanamayacak kadar azdı ama oyun zamanımız boldu. Televizyon icat olsa bile bizim henüz haberimiz olmadığından oyun alanımız ev değildi. Köyde zaman yavaş geçiyordu, biz de sindire sindire yaşıyorduk çocukluğumuzu. Hayatımızın ıskalamadığımız bir bölümüydü çocukluğumuz.

Ben susuyorum…

Metah ÇAKKO

7 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Son Sayfa • Sonraki Sayfa ->

bAŞKayOL

************ EDEBİYAT DERGİSİ ve TASAVVUF SEÇKİSİ ************ "Aşıkların bAŞKadır yOLu..." ********************************

SON YORUMLAR

...
maziden talebe
Dua
yok olan bir tarihti
...
AHMET KOÇAK
...
...
AHMET KOÇAK
...

İÇİMDEKİLER

KAPAK
ÖZ
GÖÇENLER
ELMEK
aYKıRı
bAŞKasANAt
sim(EREN)ya

AHİYAN

  • -HALLAC-I_MANSUR
  • -HOCA_AHMED_YESEVi
  • -iBRAHiM_HAKKI
  • -KARACAOGLAN
  • -MUHYi
  • -TEBRiZLi_HAKiRi
  • -YUNUS_EMRE
  • AHMET_KOCAK
  • ANEMON
  • AYSUN_YOLLARDAGEZER
  • AYTUNC_KARA
  • BAHAR_KARAKOC
  • BiLAL_iBiLEME
  • BULENT_GARiBOGLU
  • CEVDET_KARAL
  • ELiF_SILA_ALKAR
  • EMRAH_AYHAN
  • EMRE_KISMET
  • ERDAL_CAN
  • F_AKSOY
  • GUL
  • H_AHMET_CiRiT
  • H_TUGBA
  • HUSEYiN_KAYA
  • iSKENDER_PALA
  • M_AHMET
  • METAH_CAKKO
  • NADiR_MARMARA
  • NESE_YESiLOVA
  • NiSAN_HATEMi
  • NUH_TUNA
  • NUR_FiGEN_FESLiOGLU
  • NURCAN_BAGBASI
  • NUT_ELLA
  • OZLEM_BUGUR
  • ROMiNALUS
  • TARKAN_BASER
  • TUNC_AY
  • YUSUF_ERADAM
  • ZARiF_COBAN
  • ZUHURBERK_SiLiKHAYTA
  • KOMŞULAR

    ivriz
    stillhappy
    hamithankocak
    adigebatur
    halesira
    haberiks
    ergenc
    edebiyatturkce
    ereglim
    genocide
    oguzhangencer
    hamitakcay
    derin
    huznumsel
    ibnarabi
    kevserbanu
    sufikalbi
    turabi
    incimercan
    TulipaNigra
    fakiramagururlu
    mutlusuz
    sirazelogos
    eslemnokta
    turgutuyar
    layezalk
    TheLostHighway
    eroman
    orkunintifada
    serpico
    amanett
    topbaserhan
    dizix
    siiryarismasi
    93busra
    adilask
    ikinciyenii
    vanesia
    Ozdemir
    karalamadefterim
    eylulyagmurlariylagelen
    elbigados
    gereksizedebiyat
    zebell
    bassullumuhasebe
    edebicanavar
    kerrar
    baska2
    DolunayVakti
    ubeyd06
    webtc
    cafetu
    BALCIBABA
    milenkam
    zemheriedebiyat
    angelmerve
    1001kopru
    sevdirmediler
    tatilvakti
    islamnehri
    sevimlimlek
    busraustaomer
    uyanangenclik
    kurucafe
    romanozeti
    alialimturk
    aheng
    barbibarbieoyunlari
    lezzetvadisi


    www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
    www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
    www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
    www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
    www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
    www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
    www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al
    www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al