Bütün müzikleri kapattım. Ne çok müzik varmış kalbime inat ama kapattım susturdum hepsini... Şimdi sadece kalbimi dinlemeliyim! Göklere uçan bütün korkuları gülünç bularak, her türlü yeteneğimin olduğunu görüyorum kötüye meyilli. Kendimi hiç kötü hissetmiyorum ve!
Ey ruhum söyle!
Ey saflık! Ey saflık!
Ey üzerimden çıkmayan yasemin kokusu!
Ve işte hala bu dünya!
Ey Meryem, Kutsal Bakire!
Ah bu! Coşku, kâbus! Bunu ancak sen anlarsın. Gel ve beni anla!
Üzüntülerimi anlatsam sana kalbim, acaba susturduğum tüm müziklerden daha iyi anlar mısın beni?
Soğuğu hissettim bu gün. Soğuğun, elimden girerek, usulca sızarak içime, evet ellerimden, sızıp da içime delerek omuzlarımı, seni titrettiğine şahit oldum. Neden? Ah... Ne bitimsiz ve şımarık bir soru bu! Söyle, kendime ödev verdiğim ateş, gülünç ve şaşkın olmayan ateş, hangi cehennemden? Ahhh inancım! Beni ancak sen tutarsın! Ve selam sana! –Selam vermesini öğrendim artık tüm güzelliklere...-
Hiçbir kadın gönlümü hoş tutamaz, göğün güzelliğiyle hoş tuttuğu kadar, biliyorum. Ve başka, bambaşka öngörülerim var aşka dair!
Ey Meryem, kutsal bakire!
Tüm besteleri susturan, kalbime bilmem hangi cehennemden gelen bu ateşi koyan kadının, belinin kıvrımını, kıvrıma dökülen saçlarını, bütün duruluğunu, ellerini ve parmaklarını, bir kadının cömertçe özleten bütün sırlarını; lal renkli sürmelerle onu gören şu gözlerime çeksem ve fakat bir dans ustasıyken ben; yeniden hatırlar mıyım göğün güzelliğiyle olan mistik dansını...
Ruhum düzensizleşiyor yine, yine kelimeler seyrinden çıktı! Yazı çirkinleşti, okunmuyor bile bu karalamalar...
Ben bu değilim; geçmişten taşınırken bugüne bir sürü acı sürükledim kendimle geleceğe... Bana bir ömür yetecek sancılara sahibim. Mutluluklarım gülüşlerim hepsi anı tadında şimdi. Ama acım bana zevk veriyor halinizi gördükçe siz zavallıların…
Bir asra bedel kederim var içimde. Güneşinizin ardında yaşıyorum. Siz cesur korkakların uçamadığı uzaklara eriştim çünkü ben… Mutlu olduğunu iddia eden birkaç idiottan daha asil bir ruha sahibim ve şuan bunu inkâra kalkan birkaç iyi adamı duymuyorum bile. Çoğunuz anlamsız işaretler gibisiniz bende. Yokluğunda aranmayacak kadar gereksiz… Sevmiyorum sizi çünkü kulsunuz siz. İtaate hazır bedenleriniz akla sahip değil sadece tabularınız var; olmayan usunuza şifrelenmiş birkaç koda göre yaşıyorsunuz ben sizden değilim paylaşmıyoruz aynı duyguları sadece gezegenlerimiz aynı; işte bu yüzden mutlu değilim aranızda; bana uzak tümcelersiniz. İfadeden öteye gidemeyen sözde varlara karşıyım. Çünkü ben duran bedenime inat; düşüne kavuşmuş bir asalete sahibim.
İnkâr ettim tanrınızı onu yaşamıyorum sizin gibi; cezası asil ruhuma ezilen yehovanızın 1000 yılı aşkın laneti. O da benden nefret ediyor tiksiniyor hatta varlığım bile onu acıtıyor; korkuyor birkaçınıza karanlıktaki yıldızı göstermemden... Yolum farklı dedikçe lanetleniyorum. Her soluk ıstırap oluyor bende; ancak gururluyum çünkü ben sizden farklıyım birçoğunuzdan üstünüm. Acı da olsa bir bedel yaşıyorum; ben varım direniyorum ruhum aklım bir bütün yılmıyorum ve şunuda söylemeliyim meydanlarınızda ki imrendiğiniz athenayım ben.
Sizi gördükçe acıma sahip çıkıyorum. Çelişkilerim yok. Yolun ucunu görebilen gözlerim farkında olmadığınız çığlıklarınızı duyan benliğim var. Ampullerle kandırmıyorum kendimi karanlığımı yaşamanın onurunu tattım çünkü ben. Tüm bunları yaşamışken sonuna kadar nasıl sizlerle mutlu olabilirim ki zaten… Birçoğunuz sadece alfabenin milyon duygu yüklü harflerini birleştirip onları anlamadan dokunamadan o hislere birkaç ses çıkarmaktan başka bir şey yapmayacaksınız bunları okuduğunuzda.
Betimlenenin sen ve hayatın olduğunu tartışmaya korkacaksın. Burada kimseler anlatılıyor diye düşüneceksin bende uzağım diyeceksin hatta hak vereceksin yoldaş olduğumuzu düşüneceksin kendini kandırdığını bilmeden. Çok acı dostum adına hüsranlardayım ama ben bir şey yapamam yozlaşmış beynine; yapabileceğim tek şey ona karanlığımdan seslenebilmek seni ürküten bu karanlık aslında güneş sandığın lambandan daha ışıltılı ama bunun farkını yaşayabilmen için anlaman lazım yanı imkânsızı başarman (!) …
Sensizlikle boğuşan bir gecede seni yâd ettim, uzun uzadıya.
Seninle buluştum hayallerimde, hatıralarımda gezdirdim. Mavi gökler ülkesine yolculuk ettik beraber. El ele tutuşmuş iki yaramaz kız çocuğu. Korkak ve yılgın… Sitemli ama suskun… Geçmişi tozlu raflara kaldırmış, bugünün geçmesini bekleyen sabırsız gönüller…
Dostum, ne de özlemişim seni. Küçüklüğümün bitmeyen, tükenmeyen koca sevdası. Yağmurun ıslatamadığı rüzgârların savuramadığı titrek yürekli dostum. Özlemim oldun sen, özlenen oldun yıllardır. Seni aradım kalemimde, seni aradım baktığın her yerde, duyduğum her seste, hayat bana sırt çevirdiğinde. Yalnızları oynadım hep. Yeşilliklerin arasında kayboldum gün geldi. Bazen de bakışlarda, o bakışlarda seni aradım. Halbuki sen benden hiç gitmemişsin, gitmedin. Bir sen unutmadın beni karlı dağlara tırmanırken. Bir sen arkana dönüp baktın; “neredesin, gel hadi” demek için. Beraber tırmandık ayaklarımız kaya kaya. Beraber dikti bayrağımızı. Mutluluğumuz eritti her yeri, güneş açtırdı gökyüzüne. Ama ben bu güneşin hep kalacağını düşünüp avuttum kendimi. Salmışım çiçek açan sevdamı aç kurtların sofrasına. Var sanmışım, dost sanmışım, yoldaş sanmışım. Yazık ki hepsi sonu gelmeyen tek kişilik dev kadrolu bir oyunmuş.
Dostum; gönlümü süslediğim pembe kurdeleler, neşeyle gülümsediğim portreler, yollar, beyaz atlılar yalanmış. Kısacası ben her şeyi samimi bir kara olarak görüyormuşum!
Neyse boş verelim beni, üzüntülerimi ve sevinçlerimi. Biraz da beraber dolaşalım sandalda. Şarkılar söyleyerek, kahkahalarla yoldaşlık ederek. Denizle mavi gökler ülkesini birleştirelim, sevdasız gönüllere tohum atalım. Pusulamız kırmızı gül olsun, zaman gelsin rehberimiz olsun. Okul bahçesinde kol kola gezdiğimiz günlerdeki gibi olalım. Yılmayalım bize karşı gelen oklara, o oklar barış çubuğumuz olsun taşlı yollarda. Gün gelsin o oklar bize bizi hatırlatsın. Zincirleri güllerle sağlamlaştırılmış salıncaklarda sallanalım. Mor salkımlı üzümleri biz takalım asmalara. Poşulu amcanın çocuklarını unutmayalım, gözyaşlarını içlerine akıtmayalım. Bir gün olup ta o gözyaşları bizi ağlatmasın, “keşke” dedirtmesin. Yeniden oklarımızı kullanalım, bize bizi unutturmamaları için. Geçmişimizi hatırlatalım, alıp başını giden gençliğe. Eğer bugün umursamıyorlarsa günü, yarın onları da umursamayanların olacaklarını bağıra bağıra anlatalım.
Var mısın, bana elveda demeyen yoldaşım? Var mısın, karanlıklarda güneş gibi parlamaya? Var mısın, parlayan yıldızlara ulaşmaya? Bana sorma çünkü ben seninle her şeye varım!
İşte… seni andım çayımı yudumlarken, mektuplarını karıştırırken. Okudum hepsini, ağladım. Akan gözyaşlarım geri döndü bana, seni hatırlatmak için. Sen süzülen gözyaşlarımda bile varsın.Dostum; sevdaları hep gülen, ayçiçekleri sır tutabilen ve güneşi gördüğünde beni unutmayan bu çiçeklerle dolu, gülle bülbülün mesut olduğu, baharların kendi gelişlerini merhaba deyişini bayramlarla kutlayabildiği cennet bahçelerinde buluşmak dileğiyle…
Biz hani hep sahabeleri örnek veririz ya.Onlar gibi olmak deriz.Çoğu zaman örnek veririz onların hayatlarından.Onların imanları öyle kuvvetlidir ki,öyle bağlılardır ki Allah'a...Ne olursa olsun asla dinlerinden, inançlarından vazgeçmezler. Onların hayatlarını okuruz bazı zamanlar.Ağlarız okurken hatta.Farkında bile olamayız ağladığımızın.Öyle etkiler ki bizi onların hayatları..Hele o an.Evet o an... Ama sonra...Unutuveririz nedense.1-2 saat geçer geçmez daha.O okuduklarımız, etkilendiklerimiz, o ağladığımızyazılar unutuluverir her ne hikmetse.Bir gün bile olmadan.Evet bir gün bile olmadan daha...Nasıl da unutulur değil mi? Bilmiyorum ve anlıyamıyorum.Anlıyamıyorum insanını nefsi bu kadar mı olur?Bu derece mi olur yani.Şimdi Hz.Aişe'yi,Hz.Fatıma'yı okuyoruz.Ya da Resulullah'ı(S.A.V.),Hz.Ebubekir'i,Hz.Ömer'i ya da diğerlerini...Gerçekten Allah aşkı ile yanan kulları...Riyekarsız,hilesiz kulları...Ama sonra geçer hemen o okuduklarımız. Örnek verelim mesela.Hz.Fatıma koluna bilezik takar.Resulullah(S.A.V.) içeri girer ve kızının kolunda bileziği gürünce hiç konuşmaz.Üzülür.Ve der ki sonra:"Ya Fatıma!Bir Peygamberin kızı koluna bilezik takmaz.Bir Peygamberin kızı gösteriş yapmaz."Buna benzer bir şeyler söyler Resulullah(S.A.V.). Hemen bahane bulamaya çalışmayalım kendimize lütfen.Biz Peygamber kızı değiliz ama demiyelim.Biz eğer sahabeleri örnek alıyorsak kendimize,onların yaşadıklarını yaşamak istemeliyiz.Ve yaşamaya çalışmalıyız. Evet daha sonra Hz.Fatıma ne yapar biliyor musunuz?Kolundaki bileziği satar ve bir köle alıp onu azad eder.Evet sevgili kardeşim bunu yapar Fatıma Anamız.Hani bizim onun adını geçtiği ilahileri okuduğumuz,çok hoşumuza giden hatta ağladığımız Fatıma Anamız.Bu davranışını okuduğumuzda da etkileniriz aslında biraz önce dediğim gibi.Ama hangi birimiz yaparız onun yaptığını.Kitabı kapattığımızda ağlarız belki de bilemiyorum.Fakat yapar mıyız onu?Çıkarıp kolumuzdan bileziği yardım eder miyiz yardım edilmesi gerekenlere.Eğer bunu yapıyorsak işte o zaman gerçekten o kitabı okumuş oluruz.Diğer türlü... Zor geliyor değil mi bunu yapmak bize?Kolundan o bileziği çıkarı, satıp, yardım etmek.O kadar zor geliyor ki adete okumamak istermiş gibi.Nerden okudum dermiş gibi.Biz her zaman okuduklarımızdan mes'uluz deriz ya.Bildiklerimizden yani.Peki bu da mes'ul olur mu bize?Ben bilmiyorum İnanın bilmiyorum. Kolumda bilezik yok şu an.Yani sorumlu değil miym diyorum.Ama gerçekten de yok kolumda bilezik.Ama ya olsaydı yapar mıydım Hz.Fatıma'nın yaptığını.İnan bilmiyorum.Şimdi içimden belki yaparım diyorum.Belki siz de yaparım diyorsunuz.Bilmiyorum belki de demiyorsunuzdur.Biz bilemeyiz tabi sizin içinizi.Ben bilemem.Rabbim bilir. Peki bunu okuyan bayanlar!Var mı kolunuzda bilezikler.Şangır şangır taktığınız bilezikler.Hani o evlenmeden önce mihir olarakaldığınız takılar.Hatta bu takılar yüzünden kavga edenler.Hatta sırf bunu için evlenmeyi kabul etmeyen bayanlar!...Anneler!.. Ne düşünüyorsunuz merak ediyorum.Çıkarı o kolunuzdaki bilezikleri...Hadi bırakalım hepsini,bir tanesini çıkarıp,parasıyla bir fakire yardım eder misiniz?Bir tanesini diyorum,hepsini değil.Yapar mısınız gerçekten. Zor geliyor değil mi?Size...Bize...Hepimize...Şeytan dolaşıyor damarlarda.Hadis var ya:"Şeytan ademoğlunun damarlarında dolaşır." O körolası şeyten bizim damarlarımızda dolaşırken o bir bileziği çıkarmak ve yardım etmek...Ne kadar zor değil mi? Bilmiyorum şu an ne hissediyorsunuz, ne düşünüyorsunuz?İnanın bilmiyorum.Ama ben bunu okuduktan sonra ne zaman bir kadının kolunda bilezik görsem yüreğim bir tuhaf oluyor.'Cız ediyor sanki bir şeyler.Yüreğim parçalanıyor.Nefret ediyorum bileziklerden.Onların suçu olmadığı halde.Ya da var bilmiyorum.Ama dedim ya benim kolumda bilezik yok.Evli de değilim nişanlı da değilim.Ama eğer nişanlandığımda verilen o mihirlerden,bileziklerden birini satıp infak eder miyim bilmiyorum.Dedim ya o halde değilim.O zaman o bilezikleri aldığımda da yüreğim sızlar mı?... Rabbim inşallah o zaman da yüreğimi sızlatır.O zaman da bir şeyler yüreğimi parça parça eder de rahat olamam.Ne zaman ki....O zamana kadar... Ben anlayamıyorum gerçekten.Koluna o bileziği takıp da fakirlere acıyanlara.Üzülenlere...Hatta ağlayanlara...Bu nası bir ağlamaktır Allah'ım?Nasıl üzülmektir?"Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir" diyor Peygamber Efendimiz.Bu da binevi bu anlama gelmiyor mu?Komşusu aç ve o kişi kolundan o bileziği çıkarıp komşusuna yardım etmiyor. Düşün Ey Nefisler!Düşünün Ey Nefisler!...Düşünün işte...Kapasiteniz nereye kadar yetebiliyorsa...
NOT:Bu yazıyı okuyan erkekler veya kolunda bilezik olmayan bayanlar!Bu işin içinden sıyrılıcaklarını düşünüyorlarsa ben onları vicdanlarınla baş başa bırakıyorum.Tabi eğer vicdanları alınmamışsa...
ALLAH BİZİ VİCDANI ALINMIŞ VİCDANSIZ İNSANLARDAN EYLEMESİN! AMİN!...
Arife gününü bayram sabahına bağlayan gecelerde gördüğüm rüyalardaki renkler, tarifi edilemeyecek eşsiz kokular, üzeri papatyalarla kaplı kırmızı ceketimi ve kırmızı pabuçlarımı giyince oynadığım oyunlarda frekansı zor tutturulan ciyaklama şarkılarım, sevgilimin gözündeki ışık ya da Momo!
Hangi ucundan tutup çeksem çekiştirsem de ne kadarını koysam Momo’ nun hikâyesinin bu yazıya, bu çok zorladı beni. Aslında belli, teknik olarak:
Büyük bir kent ve küçük bir kız ve başka bir gerçeği izlemeyi -sinemalarda, tiyatrolarda, TV. Lerde, operalarda-seven bizler...
Momo ve Arkadaşları, Duman Adamlar, Saat Çiçekleri olmak üzere üç ana bölümden oluşuyor kitap. Benim bildiğim tek çevirisi var Kabalcı yayınlarından çıkan, Leman Çalışkan tarafından hazırlanan güzel bir çeviri. Akıcı ve heyecanlandırıcı bir üslup ile kaleme almış kitabın yazarı Michael Ende. Çabucak okuyup sonuna gelmek istiyorsunuz, kitabı elinize aldığınızda.
“Büyük bir kentin güney kıyısında, çok fazla tarlanın olduğu, evlerin ve kulübelerin giderek yoksullaştığı bir yerdeki amfi tiyatro kalıntısında başlıyor Momo’ nun hikâyesi.”* İnsanlar onunla tanıştığı an verdiği cevaplara şaşırsa da ,çünkü Momo “katışıksız” bir insan olarak sorulanlara verdiği cevaplarla zihinlerdeki kararmışlığı ve daha hiç uyanmamışlığı ortadan kaldırıyor, gençlerden, ihtiyarlardan ve çocuklardan oluşan bir sürü arkadaşı oluyor. Nasıl mı, işte kitabın ikinci bölümüne de adını veren ve yazının tam da burasında dâhil olan Duman Adamlar’ ında merak ettiği bu?
“Momo’ nun bütün arkadaşları bazen hep birlikte, bazen ayrı ayrı Momo’ yu ziyarete gelirler ve bunların içinde yer alan çocuklarda iyi bilirler ki Momo geldiğinden beri artık “Can sıkıntısı” diye bir şey kalmamıştır. Momo’ nun önerdiği oyunları oynamamalarına rağmen onunla oynarken her biri değişik ve çok güzel bir sürü oyun gelir akıllarına.Her gün herkes gelir Momo’ nun yanına. Eğer bir gün Momo’ yla konuşmamış biri olursa diğerleri ona “Git bir Momo’ ya uğra!” der.
Peki, neydi insanlara böyle dedirten?
Momo teselliye ihtiyacı olanları yatıştıracak sözler mi buluyordu ya da herkese akıl verecek kadar zeki bir kız mıydı?
Hayır değil!
Peki, onları eğlendirmek için şarkılar mı söylüyordu, oyunlar mı oynuyordu?
Hayır, hiç biri!
Momo’ nun hiç kimsenin yapamadığı şekilde başardığı şey şuydu: ...”**
İşte buraya üç nokta koyuyorum ve bunu söylemiyorum, zira Duman Adamlar’ ın yaşamaları için gerekli olan “Büyük sırra” ulaşmalarında yollarını kesen, merak edip peşine düştükleri şey bu ve bu yüzden çok kişinin “canını sıkıyorlar”. Momo’ nun başardığı şey, kitapla okuyucu arasında sır olduğu için burada söyleyemem, ama kitabın tam da yirminci sayfasında bu sır var.
Kendilerine göre yaşayışları ve kendilerine göre davranışları olan Duman Adamlar, insanların sahip olduğu o “büyük sırrın” üzerine ince hesaplarla planlar yapmaktadırlar. Yaşamlarını ancak o “büyük sırra” kavuşarak sürdürebilirler ve bu yüzden insanların günlerini, saatlerini, dakikalarını ve hatta saniyelerini bile çalmak için uğraşmaktadırlar. Evet, “o büyük sır zamandır” Duman Adamlar da adeta zaman hırsızları. “Ve zaman yaşam demektir. Yaşamın yeri de yürektir.”***
Tam burasında kitabının baştan beri aklınıza gelen çocukluğunuzu, ilk gençlik yıllarınızı önünüze alıp, durun diyorsunuz hepsine, bu günümle kıyaslamalıyım dünümü, Nasıl bir yarın bıraktığıma bakmalıyım sonra! Her birimizin yaptığını düşündüğüm gündelik bir kıyaslama değil ama bu. Yılların zihinlerde bıraktığı dokunaklı görüntülerini, nasıl oluyor anlamadan adeta Momo’ nun amfi tiyatro kalıntısında izleyerek yaptığımız bir kıyaslama bu. Ve sonunda: Hiçbir şey beceremiyorsam bile, sadece gülümsemeyi unutmayayım, yarına benden hiçbir şey kalmasa bile bir tebessüm -gürültülü seslerle insanların acısına nispet yapan bol savruk kahkahalar değil, dikkatinizi çekerim- kalsın! Dedirten bir kıyaslama...
Çağın sorgulanması, çağın sorgulanması, çağın sorgulanması... Duymaya alıştığımız, sıradan bir soru ve sorun haline gelmeye başlayan ve duydukça rahatsız eden bir kıyaslamaya dibine kadar dâhil oluyorsunuz Momo’ yla... Dünyanın artık masallarda yaşamayı isteyecek kadar yenildiğini görünce yıldız gibi parlayan birkaç damla gözyaşı eminim eşlik edecek size. (Burada şunu şiddetle belirtmek istiyorum ki, çocuklarımızın birer masalı olsun bu dünyadan olmayan. Yani yenilmemiş olan...) Kitaptan etkilendiğiniz için değil o gözyaşları... Kendi dramınıza... Evet, modern çağ tarih boyunca olan en büyük dramı hatırlatıyor zihinlere. İnsanoğlunun kendi yaptığı ve kendine yaptığı en büyük dramı... Gri renkli Duman Adamlar’ ı görüp her birimizin “Aaa ne kadar benziyor bize!” diye olan nidalarını duyar gibiyim. Çünkü bu, yaşarken “unuttuğumuz” bir yüzleşme! Bunu yapınca görüp de ürkeceğiniz en önemli şeylerden biri de, “Metabolizmamız ne kadar da müsaitmiş bu yüzleşmeyi yapmaya!” olacak. Tabi gri renkli Duman Adamlar’ ın hala saatlerini, dakikalarını ve saniyelerini çalmamış olanlarımız diyecek bunu. Zira zamanlarını çaldıranların “Artık çok önemli işleri var (!) ve bu konulara ayıracak vakitleri yok!”**** olur...
Bu düşünceler eşliğinde son bölüme geliyorsunuz: Saat Çiçekleri... Bu bölüme dair çok şey demeyeceğim. Okuyunca siz de göreceksiniz ki duygularında ve düşüncelerinde şimşekler çaktığı için ifadesiz kalıyor insan. “Duygu” denen kavramın hayattaki yerini, “Düşünce” denen kavramın hayattaki yerini tüyleriniz diken diken olmuş vaziyette görüp, nasıl da yaşamın önüne bu berbat bu pis kokmuş bariyeri kendi ellerimizle koyduğumuza inanamayacaksınız. Bir tebessümü birbirinden esirgeyecek kadar cimri kalabalıklar çoğalmadan, tebessüm etmeyi unutmadan eldeki son Saat Çiçekleri belki de şu dakikalar.
Bu kitap, Momo’ nun Duman Adamlar ile olan serüveni ya da bizim gerçeğimiz...
Neredeyse herkesin bildiği Küçük Prens tadında, okumaya değer bir kitap.
Gözlerimi açtığımda etrafımda bir yığın insan vardı.
Sarmıştı etrafımı bucağı görülmeyen bir insan kalabalığı...
Beni izleyen binlerce göz...
Ben sararmış, yorgun ve suskun
Onlar meraklı, hareketli sesli...
İçlerinden birisi geldi geldi önümde durdu.
Ceketini çıkardı sonra şapkasını.
Üst üste bir kenara bıraktı.
Bembeyaz gömleğinin kollarını özenli bir şekilde eşit aralıklarla dirseğine kadar katladı. Yanında getirdiği küçük, siyah demir saplı çantasını yanıma koydu.
Usulca ağzını açtı.
İçinden tutma yerleri yusyuvarlak olan bir makas çıkardı.
Ciddi bir tavır olan suratının aksi yüzüme, makasın aksi de yüreğimin üstüne düştü.
Bu sahneyi görenlerin içinden bir çığlık koptu.
Ben sayıklayan duyulan
Onlar bağırıp sessizleşen...
Makas önce gömleğimde sonra da bedenimde kocaman bir delik açtı bir hamleyle.
Yüzeyde gibi görünen içime doğru derinleşen kocaman bir delik...
Elini saçlarımın arasında gezdirdikten sonra kalbimim üstündeki delikten içeriye soktu ve yüreğime dokundu.
İçiiiiim acıcı.
Sonra elinde yüreğim, aklında gözlerim arkasına bakmadan yürümeye başladı sana doğru kalabalığı yara yara.
Biliyordum elçinin sadakatlı olduğunu.
Emaneti sana ulaştıracağını.
Hani “Bir hatıra baktıkça...” demiştin ya işte bu yüzden sana gönderebileceğim, gönderemesem bile zaten seninle birlikte giden, dostluğumuzu gerçekten anlatan şeyi veriyorum sana; g ö n l ü m ü.
Ben düşünürken kalabalık başlamıştı yine acımasızca yürümeye.
Neden dalgın kara gözleri? Uzak… Çok uzak bir geçmişe mi bakıyor? Bilinmez bir geleceğe mi yoksa? Ve neye gülümsüyor?
Yaşadıklarıdır insanı insan yapan… Ama yaşamadıklarından da sorumlu tutulur çok zaman! Her akşam aynı şeyleri özlemekten de bıkar belki… Öyleyse insan kaç geceyle örtmeli teninin esmerliğini?
Sessiz akşamüstleridir şimdi yaşanan. Küçük bir serçenin ürkek bakışları ardına gizlenen büyülenmiş ve büyümemiş bir kız yüreği, kendi iç tıpırtısından bir ritm tutturmuştur hayatta. İçinde sakladığı masumiyeti, hep utandığı ilk aşkını anımsayarak ortaya çıkarmıştır. Kuşatılmışlığın uğursuz karanlığıyla uyanmıştır gecelerde ve soluk beyaz yalnızlıklar bulmuştur yatağında…
Aklına, ilk dizelerini anımsadığı kırık bir şiirin dökük bir ezgisi gelmektedir sürekli. Bahar gelmiştir gelmesine de içinde şarkı bitmiştir. Yeşili mavisi tam bir kenti bırakıp gelmiştir bu sapsarı bozkıra. Sokakları gittikçe daralan, gittikçe daralan bu şehirde; bittikçe çoğalan bir kedere gömülmesi an meselesi gibidir.
Ansızın karşısına çıkan ve yine ansızın ortalıktan kaybolan seraplar görür ya insan… Rüya mı gerçek mi olduğunu bilemediği bir düş yaşadığına ikna eder kendini… “Geçecek!” denir her seferinde ama geçen yalnızca zamandır ve tükenen de insan…
Neye gülümsüyor? Bilinmez bir geleceğe mi? Çok uzak bir geçmişe mi yoksa? Ve neden dalgın kara gözleri?
Oysa aşklarıdır insanı insan yapan… Ama nefretinden de sorumlu tutulur çok zaman! Her sabah aynı şeyleri gözlemekten de bıkar belki… Öyleyse insan kaç heceyle örtmeli benliğin esaretini?
Elleri bir türlü ısınmayan yalnızlık nöbetidir şimdi uyandığı sabahlar… İçinde yılgın ve yenik ahlarla, affedilmez günahlarla özler bir sabah uyandığında tüm yitirdiklerini. Bitirdiklerine sessiz sessiz, içli içli ağlar. Ve bağlar hayallerini bilinmezlere elbette…
Siyahın en koyusunda ve yoğun kokulu bir özlemlerle çıkmalı yola. Öyle çıkmalı ki, o kararlılık kara gözüne de vursun ve insan gözü kara olsun. Varsın solsun o yapma çiçekler tozlu sayfalarda fotoğraflar boyunca. Doyunca kalkılan bir sofra olsun tüm yaşanan anlar. Bir gün herkes gibi o da anlar!
Ey hayatın ışığını kendi eliyle yakan ve onu içinde tutan esmerlik! Katledilen umutlarınla çıktığın bu yolda kaybolduğunu sansan da, aslında doğrulduğun yepyeni bir hayattır. Herkes gelecek, herkes gidecektir. Fakat kapısından geçerken eğildiğin o hayat, seni baş tacı edecektir.
Unutma ki bu yolda en büyük yoldaşın, her an kanattığın kalbinin kanatlarıdır.